7
Yorum
36
Beğeni
5,0
Puan
675
Okunma

Onca insan ve ışıklar içinde dünya;
Dişleri kamaşmış bir kentin ağrısı.
Gecenin yarısında bozkır tenli karanlık,
Kaburgasında hıçkıran kuru rüzgârla;
Irmağa mıhlanan hırçın sonsuzluk,
Yaşamın ve
ateşin çığlığında,
kendi kıyısından taşan sular ortasında.
Salıncaklı ağaçta sallanan
uçurum darlığı,
Kökleri göğe dolanmış bir unutuş,
Yolların boynunda üzgün bir çiçek;
Issız kokusunda boğulan
dilsiz kül.
Gölgesi çekilmiş avluda,
vaktin sağır yüzü;
Kırma yolları,
uykusuz deniz köpüklerini,
Yeleli bir taçla eğirip saatleri birbirine,
Akrebin uykusunda sancılı sabahlara
asılı dururum.
Kentin odalarda biriken isli kahrı,
dumanlı ay altında ince buğu.
Geveze bir tufan gibi bağırır içimdeki şiir,
perdeler inmiş, bütün sırlar oyuk.
Ayak seslerinden tanırım nemli geceyi,
avuçlarımda saksıda büyütülmüş bir yangın.
Bulutların nasır tutmuş parmaklarında,
yarım hece;
Sürgün mü bu, çöküyorum eşiğine vaktin,
sesini öptüğüm
kekre gurbette,
sessiz çentik.
Koyu bir seyir bu;
ince dalda kelebek,
lambanın altında düğümlenmiş düşlerim.
Yanık turuncu bir tepeden bakarken kuşlar,
sakalları buz tutmuş bir menzil.
Kanadın ömrü kadar sessiz,
usulca ve garip,
topraktan sızan
nane kokulu fısıltıda.
Ey göğün kabuk tutmaz yarası,
yollar biter, ziller susar,
yırtık bir perdede.
Bir imgenin ağırlaşan siyahında
kuyu gölgeleri
Sonsuz bir boşluğun daralan ağzında,
nefes nefese;
çıplak bir ses toprağın nabzında
gurbetine sığınan aynayla parçalanıyoruz.
Sesimde rüzgar kuşları.
5.0
100% (13)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.