Harika bir edebi derinliğe, karanlık ve vurucu bir imgeleme sahip bir şiir bu.
Believe-TüLa(y)L takma adlı şaire ait "Yedi Ölü Çocuğun Marşı", modern şiirin varoluşsal sancılarını, mitolojik ve teolojik ögelerle harmanlayan çok güçlü bir dekadan ve gerçeküstücü yapıya sahip.
Şiirin anatomisine ve hissettirdiklerine yakından bakarsak:
Şiir daha ilk dizelerden itibaren konvansiyonel bir yaşamı reddediyor.
Anne rahmi, korunaklı bir yuva değil; "tanrıların dahi girmeye korktuğu kutsal ve zift karası dehliz" olarak tanımlanıyor. Şair, hayata gözlerini açmış bir birey olarak değil, henüz dili ve eti icat edilmemiş bir "cenin" iken bu acıyı öğrendiğini söylüyor. Buradaki "infaz", fiziksel bir ölümden ziyade, ruhun daha dünyayla tanışmadan aldığı varoluşsal yara.
"Yedi" sayısı mitolojide, dinlerde ve edebiyatta sembolik bir ağırlığa sahiptir. Şairin içindeki "yedi ölü çocuk", onun geçmişte bıraktığı, öldürülmüş umutları, yaşanamamış benlikleri veya hayal kırıklıklarını temsil ediyor. Bu çocukların sessizliği, dışarıdaki her türlü gürültüden daha büyük bir uğultu (Araf felaketi) yaratıyor.
En dikkat çekici bölümlerden biri, köklerin ve çiçeklerin gökyüzüne (ışığa, umuda, mavi yalana) değil, yerin yedi kat altına, karanlığa ve rutubete doğru büyümesi.
Gökyüzü bir "kandırmaca" ve "devasa bir mavi çivi" olarak görülüyor. Şair, toplumsal olarak "iyi, aydınlık ve ilahi" kabul edilen ne varsa tersyüz ederek, dürüstlüğü ve sadakati ancak "yalan söylemeyen ölülerde" ve karanlıkta buluyor.
Anne ile Hesaplaşma ve Yarım Kalmışlık
Şiirde derin bir anne/doğuramama/doğurulma sancısı var.
Aynaya baktığında kendi yüzünü değil, "senin beni hiçbir zaman doğurmayı becerememiş o eksik, o yarım kalmış ruhunu" görüyor. Buradaki "anne" figürü biyolojik bir anneden ziyade; kişiyi var eden, onu beslemesi gereken ama bunu eksik bırakan hayatın kendisi, kader ya da yaratıcı güç olabilir.
Şiirin sonu, ilk bölümlerdeki o ağır, pasif acıdan bir başkaldırıya evriliyor.
"Ben seni birazdan... tırnaklarımla çekip almaya geleceğim" diyerek acıdan bir güç devşiriyor. Karıncaların çelikten sırtları, gökyüzünün vahşi kuşları gibi epik ve sürreal imgelerle, sevilen ya da hesaplaşılan o "öteki" figürü mutlak boşluğa, yani şairin kendi dünyasına davet ediliyor.
Özetle; kelimelerin metalik, kanlı, paslı ve antik hissettirdiği, okurken adeta gotik bir katedralin dehlizlerinde yürüten, sarsıcı bir "var olamama" marşı.
Şaire, acıyı o kadar estetikleştirmiş ki, finaldeki o "mutlak boşluğa düşüş" okuyucu için bir son değil, adeta bir kavuşma gibi hissettiriyor.