5
Yorum
31
Beğeni
5,0
Puan
564
Okunma

Alâ sesim; kentin sefil çarklarında
bir salkım sükût...
Testi çatlak, su berrak;
Aşk, günün kör vaktine mil çekerken
Kilim desenli ormanlar,
hasreti bir düğüm gibi içime bağlar.
Söğütlerin gölgesinde soyunan vakit,
Kendi gurbetini örer parmak uçlarımda.
Şeb kesmiş bir yangın ve kıble,
telâki olan o sızı;
Ta ki dumanın uykusu başlayana dek...
Başak dalgın, dilimin ucunda tek bir hece.
Melez bir ağrı,
İklim-i toy,
Rengi, intizar kadar sade.
Sessiz asır, son bir geçit;
Yıldızları kundaklayan
sırlı bir elifba...
Ve bir eda;
Kırmızı susku, lâl tül ve su...
Yağız rüzgârdan dudak kıyısına düşen,
Kendi sesinde boğulan
o sessiz nida.
Aşina bir kıraat yâ gülüş!
İlk ben dökmedim ki gerdanına gümüşü.
Yağmur vaktinin ihtilaç dökümleri burkar sızıyı;
Çıplak tenhan, uçurum kenarına düşer ansızın.
Saçlarına değer lambaların humması,
ey gecenin aslı!
Gül dokundu sanır tenin...
Ve o ince ağrı;
Bilen bilir, gecenin rüzgârı sarmaşığa yâre.
Deyiş o ki;
çiçeğin kramplarına artık dayanılmaz.
Öper çölü en ıslak yerinden,
Üzümlere sızan o sel aşkına...
Nehirde küllenir özge teni;
Yavan dokunmalara sızı duyar,
duyar da susar.
Perçemine sâlim olan o melâl,
Sızar dalgınlığın sessiz kıyılarına,
Ey nefyin uykusu...
Asır devreder yükünü
Sûziş temsil olur her kırmızı yangına.
Dökülür sim, çekilir el;
Sessizlik;
Kırılan ayna sırrında bozulur
....
5.0
100% (17)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.