8
Yorum
19
Beğeni
5,0
Puan
238
Okunma

Ruhumdaki cevheri güneşe sürdüm.
Parmaklarımda yanmış bir sabahın kokusu...
Ağrım eski zeytinlerde kök;
yıllardır susmayı öğrenmiş ağız,
karanlık
kirpiğimin ucunda bekliyor.
Bir damla düşse,
bütün kuyuların adı değişecek.
Dudaklarımdaki kent
toprağa değince yürür mü
bilmiyorum.
Çocukluğumun teninde bütün sokaklar
birdenbire ayakkabılarını çıkarır.
Koynumda göğe tırmanan sarmaşık,
yaslı balkonların dişlerinden
bir sessizlik koparıyor.
Aynadaki yüzüm,
dünyanın avucunda unutulmuş
ılık bir buğday tanesi...
Ve kısık ışık,
her şeyin üzerine
geç kalmış annenin gölgesini bırakıyor.
Papağan dilli saatler,
ay yürüyüşlü masallar...
Kulelerden sevdanın gölgesi
damla damla inerken
yolun kokusunu
yarım kalan yanımla yokluyorum.
Kafeslerde kırık bir ses;
düşe dalmış kuş oyuncakları
boşluğu soluyor.
İçimdeki sıkıntı,
tarçınlı bir kalabalık,
geceyi taç yapraklarına taşıyor.
Şafak yaklaşırken
dizlerimdeki sızıyı okşayan kırmızı,
bir gülün gecesi.
Yağmuru cama sürüyorum;
içimdeki çocuk bulut çizerken
kaldırımlar kabuğuna çekiliyor,
ıpıslak.
Gözlerime dayanan uçurum kenarı gemiler,
dönmeyecek kanatlarım ol,
denizle vur beni
tam göğsümün unutkan yerine.
Bir martı kırılacaksa,
kırılsın.
Kimse duymuyor
kanayan adaların
birbirine gönderdiği
tuzlu mektupları.
Bilmiyorum...
Bir yüzük suda ağladığında
ölüm bizi yeniden toplar mı?
Belki uçmanın köpüğünde
bir inanç saklıdır.
Hay.
İçimde uyanan beyazlar küpe kulağıma,
siyahı üşüten duvarlara...
Aşk, sessizliğin içinden sızıyor
Kasım dudağıma eğilirken.
Martılarla birlikte
sonbaharı dinliyorum
....
5.0
100% (12)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.