6
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
124
Okunma
İlk yaramı o evde aldım.
İlk kanamam, şu odada.
İlk ağrım, şu minderde.
Boğazıma dizilen ilk lokma, bu sofrada.
İlk gözyaşım, yün yatakta…
Sonra, sonra hep yaralandım.
Bir daha, bir daha!
Yaralarımı ilkinden sonra saymadım, sayamadım.
Her yeni yarada,
dönüp dolaşıp ilkine ağrıdım.
Kızgınlıklarım da bundandı, küskünlüklerim de.
İnsan bir kere yaralanınca,
artık her yeni yarasında
ilkine acıyormuş canı, anlamadım.
Yaralananlar, büyüdüğünü de fark etmiyor gün geçtikçe.
Ağrımak her yerine dolunca insanın,
Zamanı da, kelebekleri de göremiyor fikrimce.
Ağrırken bir süveter geçiyordu yanımdan; marifetli bir annenin huzurlu ellerinden çıkmış.
Mavi önlüklü bazı çocuklar.
Kolalı yakalarıyla, beyaz çoraplı kızlar…
Ben ağrıyordum.
Utanmaz sokaklardan oyun sesleri yükseliyordu;
Sobadan çatır çıtır yükselirken odunun sesi.
Televizyondaki spiker izleyicileri,
bir yerlerde yaşıyor ve yaşatıyor sanıyordu.
Bu yüzden,
bir yerlerde ağrıyanlardan
haberdar olamıyordu hiç kimse.
Yüksek sesler,
çatık kaşlar
ve kalabalık bir suskunluğa eşlik ediyordu bulgur pilavı.
Hiçbir kaşık, hiçbir tabakla
bilinçli bir ilişki kurmuyor,
Sofra bezine dökülen su
sessizce halının altına gizleniyordu.
Ben yaralanıyordum, sonra ağrıyor.
Bir iğne, durmadan
ve durmaksızın
yamaya döküyordu içini.
Kaldıramıyordu yama.
Yama üzerine,
bir kuma daha ekleniyordu zamanla; yamaya yama yapıyordu iğne.
İğne mi vurdumduymazdı
yoksa yama mı usanmıştı kimse bilmiyordu.
Ben yaralanıyordum.
Kına kokusu, bir tülbente sokuluyordu umarsızca.
Leğenlerde çitilenen tülbent, bırakmıyordu yeşil sabuna rağmen kızıl lekeleri.
Sonra kınalı alınlara dolanıyordu ağrı kesici niyetine.
Sessizlik kulaklarda
teneffüs zili gibi
mütemadiyen çalıp duruyordu.
Bayramlar, o evin eşiğinden içeri
misafirle sızıyor,
yine onlarla çekip gidiyordu.
Bayram harçlıkları, sokaklarda
bayramlıklarıyla koşuşan çocukların ceplerini süslüyordu.
Sabah yedide
koğuş kalk niyetine
bir gümbürtüyle uyanıyordu yaralarım.
Ve tam da o saatlerde başlıyordu ağrıma mesailerim.
Geleneksel hiçbir bitki işe yaramıyordu.
Annesel hiçbir temas…
Pijdonkların kaynadığı çaydanlıklar, eve acı acı kokusunu yayarken öğreniyordum
Karpuzun yata yata büyüdüğünü.
Acı bir çay kokusuna karışıyordu sabahlar; haber bülteni eşliğinde.
“Beni alma onu al” diyen üç beş zeytin ağırlanıyordu zengin sofrada.
Hangisi olduğu belli olmayan biri kurban ediliyordu her sabah; kara kuzular gibi.
Başkalarının günahlarını kıbleye bırakıyordu
itinayla susturulmuş anne.
Tespih tanelerinin arasına
umutlarını sıkıştırıp,
sübhanallah devinimiyle sabitliyordu.
Daha kalabalık doymadan,
Allahtan korkusu olmayan bir babaya
bol etli bir tabak ayırılıyordu
hiç bitmeyen bekleme demlerinde.
Ben ağrıyordum.
Sonra bir elma,
Bir mandalina kokusu alıyordu okka burnumu.
Sandıklarda naftalin…
Yüklüklerin altında soyduğum meyve kasaları gibiydi sandıkların da içi.
Tırnak makası koleksiyonu biraz alıyordu ağrımı.
Çiçekli işlemeleri başımı döndürüyor,
Hayal kurayım diye gerekli ortamı hazırlıyordu.
Geç saatlerde duyulan kuş sesleri,
Demir kapının gümbürtüsüne karışınca
güneşin batışı canıma da batıyordu.
Gecenin bedenime dar gelen bir zaman olduğunu
kimse bilmiyordu.
Sıkışırken kısa kollu gecelerde,
Ağrım birkaç misline çıkıyordu.
Süt kokusuyla buram buram bir koyuna sığınıyordum soluk soluğa.
Göğsünden yüzüme vuran kalp atışlarının ninnisiyle uyuyakalıyordum.
Es kasa başım yastığa düşse,
hüngür hüngür ağlıyordum.
Yün yatağımın kokusunu duymayı
İşte bu yüzden sevmiyordum.
Gözümden akanın canımı acıttığı bir yatakta uyurken,
Yaralarım tarafından yaralanmak hissi
karabasan olup düşüyordu uykularıma.
Ağrıyordum.
Şimdi kimi gece,
ellerimle yokluyorum yastığımı.
“Kulaklarımda zaman zaman duyduğum kalp atışı, o mudur?” Diye sorarken buluyorum kendimi.
Uyanıyorum sonra.
Eski yaralarımdan devam ediyorum ağrımaya.
(Pijdonk: Paryaşa)
5.0
100% (8)