3
Yorum
22
Beğeni
4,9
Puan
619
Okunma
Bir karışlık hayatımın yamalı sokaklarında, masumiyetimin dizleri üstüne düşüp düşüp kalkmakla geçti ömrüm.
Aynı sokakların körebesi, it süreni, erik hırsızı…
Dönüp dönüp kendime düşmem bundan.
Bulutsuz yağmurlarda ıslanmamış toprakların tapusu zimmetliydi üstüme.
Başında yangını andıran ağrılarla büyüttü beni annem.
Sinesine her bastığında, memesinden oluk oluk akan pişmanlıklarını içtim kana kana.
Bilmezdi hiç bebesini dertlerine gebe bıraktığını.
Durgunluğum biraz da ondan.
Yamalı, mavi pabuçlarım vardı kendinden bağlamalı.
Bundandı; gök, gökte değil, ayaklarımın altına seriliydi.
Boranıyla, fırtınası, kavuran sıcağıyla...
Sokağımın dertlerini beş taşla havaya atıp atıp tutar, oyunun sonunda “ben kazandım,” diye naralar atar, çakıl taşlarını çocuk acemiliğiyle cebimde saklardım.
Zamanla büyüdü çakıl taşları.
Ceplerime sığmaz olunca kayalar, gergiyle sırtıma bağladım.
Kamburum ondan…
İnsanın kamburu büyüyünce, başı eğilirmiş önüne.
Başım hiç kalkamamıştı zaten yerden.
Hayatın renklerini çok sonradan tanımam bundan.
Başı önüne eğilmiş insan, toprakla hemhal olur derlerdi.
Gözünün biri hep toprağı görmeli derlerdi.
Ne geldiği, ne de gideceği yeri unutmalı insan derlerdi.
Çocuktum daha, yaşım bilmem kaç…
Bu sözlerin ağırlığını taşıyamamam ondan.
Yalpalaya yalpalaya yürüdüm mahallemin yokuşlu yollarını.
Saçlarıma toprak damın tozu toprağı dökülmüştü.
Zamanla annemin ağrıları kalbimi yüzmüştü.
Babam, kışlık yorganımı, yatağımı, başımı soktuğum çatımı çalmıştı.
Kamburum, durayım mı diye bir kez olsun sormamıştı.
Boynumda ağır, yağlı bir urgan, hayallerimden kavrayıp atıyordu beni bilinmezliğe.
Durup durup kayboluşum biraz da bundan.
Güneşin yüzüme dokunduğu o küçük zamanlarda,
hayal dünyamda koştururdum.
Bir oyun parkında ya da lunaparkın dönme dolabında…
Limon çiçeklerinden bal toplardım.
Arıların ağzı hep limon çiçeği kokardı.
Ağızlar ki, öyle tatlı, öyle ekşi…
Ekşiyi de severdim elbet de, ben asıl acıyı işlerdim gergefime.
Rüyalarımda bir dev ezip geçerdi limon ağaçlarını.
Düş görmeyi sevmemem asıl bundan.
Sonra çıkardım bir sokağın başına, olur olmadık ağlardım.
Ağlardım ve kimse susturamazdı gözyaşlarımı.
Kızardım, küserdim, ne olduğunu bilmediğim bir yığın şeye kahrederdim.
Martıları düşünürdüm sonra.
Bir tekini dahi görmemiştim oysa.
Onlarsa ne çok yakışırdı İstanbullu şairlerin kalemine, diline...
Dinler dinler, yeni baştan ağlardım.
Kar da yağardı kış aylarında.
Lastik, mavi ayakkabılarım baş edemezdi.
İnce ince sızlardı körpe ayaklarım.
İnce ince ağlardı…
Ben de ağlardım.
Ayaklarımdan dizlerime tırmanırdı aralığın güneş orucu.
Omurgamdan yakalardı kıskıvrak.
Şimdilerde sırtımın ağrısı ondan.
Bir karışlık hayatımın yamalı sokaklarında, masumiyetimin dizleri üstüne düşüp düşüp kalkmakla geçti ömrüm.
Aynı sokakların körebesi, it süreni, bazen kiraz, bazen ceviz hırsızı…
Elimdeki beş taş, zamanla kayboldu.
Kamburum beni insanlarımdan vurdu.
Yok artık ne o eski oyunlar,
ne eski sokaklar,
ne de omurgamdan sızan o alçak soğuklar.
İltihaplı ateşler içinde yana yana terbiye ettim nefsimi.
Biraz büyüdüm, biraz durdum zamanla.
Kendimi çok anlattım.
Her defasında bir tek anlattığım yanımdan anlaşılmadım. .
Kifayetlerin bütününe sırt döndüm, soyuna sopuna sövdüm.
Kaçtım, saklandım…
Gülüşlerimi elimle bastırdım.
Kahkalarımı aynadaki yüzüme haykırdım.
“Sus”, dedim içimdeki uslanmaz çocuğa “saklan!”
Bu günlerde kırkımın basamaklarında yükselirken,
biraz kırgın, biraz küskün,
Sevdiklerime sırt dönmüş olmam,
ince ince sancımam da bundan.
5.0
90% (9)
4.0
10% (1)