10
Yorum
32
Beğeni
5,0
Puan
431
Okunma

Sereserpe bıraktım kendimi gecelere,
bir ney gibi içimden geçen rüzgârın
kırmızı ve maviye kessin kent diye üflediği
uzun akşamda.
Gün olur, kış iner sesime,
ayaklar basamakların diz hizasında üşür,
köprü, eğri bir gül gibi iki kıyının arasına gerili;
suların dibi kadar suskun,
sur kadar kalın duvarlar içinde bir hücre,
mahzeninde bir resim,
resimde soyduğum kabuk,
kabukta boya,
boyada kül,
külde duman,
mühresiz bir sızıda soluğunu saklayan aşk.
Bahar mesela;
ağaçlarda dalgalı bir taş sessizliği,
doğum ile ölüm aynı dalı paylaşır,
iliklerime yürüyen o yeşil ve ağır telaş.
Göğe ince sırma omuz uzatır bulutla,
kuşlar tarla sesiyle gürül gürül cavlanların coşkusu;
kan yılgın akar yolda,
durak pazar dem kokar çıplak iklimde.
Bir ç’ay içerim serin,
unutulmuş bir söz gibi bardakta soğuyan;
dudakta uzun ve güzel bir sancı;
saçlarım dağınık,
duvarlar sağır,
ufalanan anların karıştığı bir akşamın içinde.
İçime değen elâ gözlerim
hiçliğin aynasında kendine çarpar;
tül gibi ince,
uhri bir "iyi"
bütün her şey arasında.
Yola düşerim nihayet,
kıyıların ufalandığı yerde,
kanla boyanmış eşiklerin dizinde
bir parça soylu karanlık taşırım omuzumda.
Ateşten soyduğum gül,
nefesimde tül,
avuçta yeşil bir zerre,
göğe yükselen soluğunu is etmiş yangın
Aşk,
suların dibi kadar derin,
kentin kırmızı ve maviye kessin gecelerinde,
köprüden geçerken ayaklar üşür ya
işte orada,
boğazda düğümlenen
sessiz hiç-kırımda,
öylece bırakılmış sırlı bir ayna içinde serçe
5.0
100% (17)