10
Yorum
22
Beğeni
5,0
Puan
257
Okunma
Özledim;
ömrün bana giydirdiklerinde
bir kardelen çiçeğiyle sevişmeyi.
O zaman
sokaklar dar gelmiyordu üzerime.
Çocukluk üstü yaşım;
sımsıkı tuttuğum hırçın ve tunç,
kıvılcımlı toynakları vardı akşamların.
Tren yolculuğu yaparken
kanatlarımda ay;
kınından çıkarmıyordu ölümü.
Şükür, bir gölgede uyuyordum.
Şehirlerin dilinde seyreldim;
en tarihi koyaklarda, depremlerde...
Uzanırken uçurtma gibi günler,
yaşamdan geçen tiz notalar...
Babamın gözünde
bir ıslık gibi geçiyorum tarihten.
Bu yüzden iyi tanırım rüzgârları;
adresleri ve o uzak çocukları...
İçimde bir kambur gibi
yığınca kitaplar, masallar, uçurumlar...
Gelip gölgeme oturunca,
tuvalde açılan uzak ve tuhaf
bir yırtmaçtı sesim.
Benim gibi büyüyünce gölgeler,
hiçbiri oyun oynamadı.
Aynalara sığmayan dökümler,
bir toz fırtınası gibi
çoğalarak giriyordu güneşe...
Vapurlarda kuş sesleri,
kına kokan bir anı, bir şehir...
Dağılsa sesim dizimin üstüne,
ebruli renklerini görürdüm doğanın.
Aşk mı?
Sadece sessizlikte, nabzımda...
Kıyısız okyanuslar, o derin su
ve içindeki girdap...
Şimdi, düşüncemin pınarını yudumlarken
yeni bir sürgün verip bahçe açıyorum.
Vermedim dudaklarımı
ardında bir perde gibi duran
ağız dolusu pencerelere.
Belki de en koyu kadife kızılıydı,
saksıda yetişen çiçeğin...
Kentin görüntüsü değiştikçe gözlerimde
ve büyüdükçe gürültülerin çark parmaklarında,
bir gelgit gibi çekerdim suları kumsala.
Vakit su, vakit aşk...
İnci(r)k tadında anlatsın sevdiğini biri.
Uçuruma merdiven dayayan
nasır tutmuş yorgun bir işçiyim;
bir denge kurup uçurumla aramda,
dilsiz ağrıları
bir bahçe gülüşüyle yama gibi susturuyorum.
Elini tuttuğum şehirler dağılsa da,
kuyumdan çektiğim suyla
kırmızı ekiyorum saksıya
....
5.0
100% (13)