9
Yorum
34
Beğeni
5,0
Puan
683
Okunma
Sen, huşûnun en derin titreyişi.
Nefes öncesi vakit,
ağır bir sükûn misâli azametli.
Geceye bürünmüş nevbahar menekşesi,
Parçalı ayın nûr-u nâzenîni andıran mahcup parlaklık.
Ne kadar karanlıksa leyl, o denli;
Ne kadar harîrse çöl,
Sabâhın ilk vaktindeki o nağme,
Serin revgan gibi teni mest eden rahmet.
Ben, en ırak silûet
Gözlerini kınında saklamış gecelere,
Terk olunmuş mihrap gibi boş yatağa,
Elinden kayıp düşen âyinede ulûvet bulan sûrete.
Mağara duvarına şekil çizen cevval ruha,
Harîtasız sefere çıkan göçerliğe,
Yıpranmış elifbânın ayrılmış harflerine,
Unutuşun içinde nâfi kalan hâtırâ.
Çehren ki, her temasımda ürperten letafet...
Ben ki doğuşa hiç meyletmedim,
Hiç yazılmadı lisânıma nesh-i hayât.
Belki kabrin eşiğinde eğilen pîrdir doğum;
Belki ensenden süzülen zülüfün,
Parçalanmış mevsim.
Henüz uğramamış zamanın bendinde
Doğum, ölümü besleyen hikmet.
Vakit ki akarken, hatıralar solgunlaşır, büyür.
Dilime düşmedi ya,
hiç okumadım yasnâme.
Belki sen, sıkça çevirdiğim,
Her buruşu ezberimde kalan vesvese...
Yanaklarına düşen is gibi,
Yalnız toprağa bakarken,
Çamuruna dek sitemli.
Hayatın kendisinden daha cümbüşlü,
Aynı anda nazenin,
Seherin açan gonca ışığı gibi kırılgan.
Ben ki seninle unuttum nevbetleri,
Koydum zamansız vaktime adımı.
Bir eksiltiyim,
Çehren gibi.
İçimde saklı duran fazlalığı,
Göğe örülmüş boşluk gibi taşıyanım.
....
5.0
100% (10)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.