Unutma ki, ağzında bal olan arının, kuyruğunda da iğnesi vardır. john lyly
Şadiye gürbüz(zaralıcan
Şadiye gürbüz(zaralıcan

Elden gelen mektup

Yorum

Elden gelen mektup

( 1 kişi )

1

Yorum

4

Beğeni

5,0

Puan

57

Okunma

Elden gelen mektup




Anadolu’nun her güzel köyünde olduğu gibi bizim Yazıhan köyünde de sonbahar, doğanın bütün renklerini sırtına geçirmişti. Yeşilden sarıya, sarıdan kahverengiye dönen dünya ağır ağır kışa hazırlanıyordu. İnsanın içini donduran o mevsim kapıdaydı. Ağaçların dallarında tutunmaya çalışan yaprak ve kuru dallar bile artık direnmekten vazgeçmişlerdi.
Ilık ılık bir rüzgâr esiyordu. Dalından kopup yere düşen eriklerin çürüyüp toprağa karışırken verdikleri son nefese şahit oldukça içimde garip duygular kabarıyordu. Bir yanım hüzünleniyor, bir yanım ise derin bir ferahlıkla kalıyordu. Sanki uzun zamandır omuzlarımda taşıdığım yorgunluk nihayet son bulmuş, her şey yerli yerine oturmuştu

Benim gibi hayatın ayakları altında sürüklenip duran kimselere yalnızca gündelik uğraşlar düşüyordu. Bir evi sıcak tutmak, sobanın başında beklemek, odunları zamanında atıp koru diri bırakmak... Günlerim böyle geçiyor, dünyam bu dar çemberin içinde dönüyordu.

Doğrusu bundan da şikâyetçi değildim. İnsan bazen öyle yoruluyor ki seslerin çekilip gitmesini, kalabalığın dağılmasını ve yalnızca kendi nefesini duymayı dilerdi. Ben de tam öyle bir zamanın içindeydim.

gün içinde en çok küçük küçük işlerden soluklanma molalarım olurdu; mutfak penceresinden Zaraya doğru giden yolu izlemek dışında pek bir şey yapmazdım. Ve her balkona çıktığımda başımı gökyüzüne kaldırır, bulutların bu kadar birbirine geçimsiz olduğu bir güne daha önce hiç tanık olmadığımı düşünürdüm. Gökyüzü bir parça kendi içinde bir anlaşmazlığa düşmüştü; gri parçalar birbirine yaslanmak yerine uzak duruyor, rüzgâr aralarına ince bir huzursuzluk serpiştiriyordu. O an, yukarıda olup biten ne varsa, içimdeki dağınıklığa tuhaf bir şekilde benziyordu.
Sadece gökyüzü değil, köyün içi de birbirine çatışır sesler ile , rüzgâr ve canlıların uğultusu görünmeyen bir kaybın etrafında dönüp duruyordu. Belki gün batımına kadar buna katlanacaktım. Evine içine her dönüşümde, göğsüme bastırdığım mektubun hışırtısı daha da belirginleşiyor, içimde garip bir heyecanla birlikte ağır bir düğüm büyüyordu.
Evet, sevdiğim bedenim onunla tanıdığım adam bana mektup göndermişti. Ama annemle babamın “okumaya karşı” diye savundukları o çok bilmiş tavır yüzünden, ben de nasibimi bu yasaktan almıştım. Şimdi ise tarif edemediğim bir hayal kırıklığı ve “bilmemek” denen şeyin ne kadar ağır olduğunu yaşıyordum. Mektuba sadece dokunabiliyor, içinde ne yazdığını hiç bilmiyordum. Bir yanım güzel sözler olduğunu fısıldarken, diğer yanım, bu mektubu birinin okuyup bana anlatmasıyla ancak rahatlayabileceğimi düşünüyordu.
Kime okutabilirdim ki? Eltim Zahide’ye mi, yoksa gidip eşim Seyidali’ye mi… ama bu da yeni yanlış anlaşılmaların kapısını aralayacaktı. Zaten baba evine dönüşlerden kalan, bitip tükenmeyen sözler, yarım kalmış hesaplar vardı içimde.
Oysa ben bir ayıp etmiştim, evet, köyün öğretmeni Veliyle… O gün ona teslim olamayacaktım. Hâlâ bir bekar kız gibi durmamın, içimde çözülemeyen o düğümün sebebi belki de buydu. O da kendine pay çıkarmayacaktı belki; çünkü eşim Seyid ali, bana sarılıp uyumayı bile bir sığınak gibi görüyordu.
Çocukluğundan beri kimseye yaslanmadan uyumuştu; annesini sekiz yaşında kaybetmiş, hayatın sertliği içinde büyümüştü. Benimle evliliği ona bir lüks gibi gelmişti sanki. İlk gece ağladığımda bana söz vermiş, beni zorlamamıştı; “Sadece sarılıp uyuyalım,” demişti.
Şimdi ben, koynumda sakladığım o mektupla akşamın serinliğine sığınıyordum. Ve tek isteğim vardı: Birinin o mektubu okuyup bana anlatması… çünkü ben artık bilmek istiyordum.
Gün solgunluğa doğru ağır ağır ilerlerken, balkonun her zamanki asılıp baktığım yolunun ilerisinde birkaç kişinin bize doğru geldiğini fark ettik. Hem komşu kadınlar hem de ben, sanki aynı sessizliğe kilitlenmiş gibi pür dikkat kesilmiştik.
Siyah esvaplar içindeki bir kadın, hafif etine dolgun haliyle yolun tozunu üzerinden oturtmuş. Günün uzunluğu, güneşin yakıcılığı ve alnının ortasında biriken terler, taşlara düşen elmas gibi parlayıp duruyor; kadının her adımında sanki yol biraz daha ağırlaşıyordu.
Kadın, hiçbir eve sapmadan doğruca bizim bahçe kapısına dayandı. Kolunu havaya kaldırıp “Zahide kadın!” diye birkaç kez seslendi. Sesinde hem bastırılmış bir öfke hem de yolun yükünden kalmış bir yorgunluk vardı; o an çağırdığı şey sadece bir isim değil, suç işlemiş suçlunun tek yakınıydı.
Bizim elti Zahide her zamanki yatağında derin bir uykudaydı; bu sesleri duyup kalkması gerekiyordu aslında. Ama evin içi, onun uykusuna, uyuşukluğuna teslim olmuş ve uyanabilmesi bir o kadar da zordu..
Ben ise gelinim ya… Gelenekçi bir toplumun ön yargılarına göre konuştuğum dili bile unutmuş gibiydim. Ne karşılık verebildim ne de saklanabildim. Sadece o sesin kapıdan içeri doluşunu dinledim ve bir anlığına her şeyin gelip geçtiğini, sonra da hiç yaşanmamış gibi geri çekilip gitmesini diledim. Ama nasıl gidecekti ki… Sesin de kaderin de böyle kolay bir dönüşü yoktu.
Beklenen kişi kapının eşiğinde, terliğinin tekini bulmaya çalışırken kapıyı açmakla uğraştı. Ardından, bir Kangal köpeği gibi önce tereddütle doğruldu. Bacağına daha fazla yük vererek, topallığını gizlemeye çalışır gibi ağır ağır kadının yanına yaklaştı.
Bütün sesler küçük toplu iğne ucuna çekilmişti; dış dünya geri çekilirken, geriye sadece fısıltıya dönüşmüş karışık homurtular kalıyordu. Ne rüzgâr eskisi gibi esiyor, ne de köyün sesi eski hâlinde duyuluyordu; her şey uzaklaşmış, daralmış, içime sığar bir hâle gelmişti.
İkisinin arasında ne konuşulduğunu duyamıyordum. Ama yüzlerindeki ifade her şeyi anlatıyordu; ağır, kapalı, söylenmemiş ama artık saklanması da mümkün olmayan bir şey… sanki uzun zamandır bekleyen bir gerçeğin, nihayet kapıyı çalması benzer
Bir süre sonra ikisi de dizlerine vurup sadece “olmuş bunlar” der gibi başlarını salladılar.
Eltim Zahide’nin yüzü kırmızı bir ateş topuna dönmüştü. Yavaşça yüzünü bana doğru çevirdiğinde, içimde bir şeyin çözüldüğünü hissettim.
Evet… mesele belliydi.
Koynumda hâlâ açılmamış, okunmamış duran mektup idi;
Eltim Zahide hiç hoşlaşmaz ve oldum olası bedenime karşı kötü bir tutumu vardı. Kalçalarımın genişliğini, göğüslerimin dolgunluğunu diline dolamadan duramazdı. Hele Seyidali’nin bana bakışlarını hiç çekemezdi. Kocamın gözlerinin içi gülerdi beni görünce; bunu fark etmediğini sanıyordum ama ediyordu. Hem de herkesten iyi ediyordu.
Annemin yadigârı olan, Almanya’dan gönderilmiş kırmızı kadife elbise ise benim için bambaşka bir yük taşıyordu. Elbise bana tam olurken, Zahide içine sığamazdı. Her gördüğünde dudaklarının kenarı titrer, “Bir gün ben de böyle bir kadife bulacağım, aynısından diktireceğim,” derdi. Ama sesinin altında hayranlıktan çok kıskançlık saklıydı.

Artık benden kalan ne varsa ona kalacaktı sanki; tam da onun için gün doğmuş gibiydi.
O gün saçlarımdan tuttuğu gibi beni kapının önüne koydu.
Ne olduğunu anlayana kadar dünya gözlerimin önünde kararmıştı. Sanki önümde simsiyah bir derya açılmıştı da içine düşmek üzereydim.
"Nereye giderim ben şimdi?" diye geçirdim içimden.
Seyidali’nin gelip beni alması mümkün değildi. Yayladan köye yürüyerek gelmek altı saati bulurdu. Komşular vardı elbette ama hiçbiri Zahide’nin karşısına geçip bana sahip çıkmaya cesaret edemezdi.
Eltim evin bütün ışıklarını söndürmüştü. Bir hayalet ev gibi karanlığa gömülen yapının önünde tek başıma kalmıştım. Zahide’den sonra evlerinin ışıklarını da küstü sanmıştım; köyde bir şeyler artık bana karşı susmuşlardı.

Birkaç komşu kadın perde arkasından beni izliyordu, bunu hissediyordum. Meraklarından değil; meselenin ne olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Köyde hiçbir olay sır olarak kalmazdı. İnsan konuşmasa bile rüzgâr taşırdı haberi, duvarlar bile fısıldardı sanki.

Artık bir ben, kaybını kabullenmiş bir vaziyette kapandığım evin beton merdivenlerinden kalkıp evin önündeki küçük tahta sedire oturdum. Bazen başımı duvara yasladım, bazen uyumaya çalıştım. Uyuyup uyumadığımı bile bilmiyordum. Gece, bitmek bilmeyen bir karanlık gibi üzerime çökmüştü.
Yalnızlık insana hayal kurdur derdi anneannem. Melek bense hayallerimi tanımaz bir hâle getirdiğime ağladım bütün gece. Sabahın ilk ışığını fark eder etmez doğruca muhtarın evine gittim.
Köy muhtarı bana kapıyı açar açmaz olanları anlattım.
"Ailemi istiyorum," dedim. "Siz devletin temsilcisisiniz. Beni aileme ulaştırın."
Muhtar uzun uzun yüzüme baktı. Sonra sakince:
"Kızım," dedi, "önce yengen sana bir lokma yemek yedirsin. Ben Zahide kadınla konuşup işin aslını öğreneyim. Ondan sonra seni ailene kavuşturmanın yoluna bakarız."
Bu sözleri duyunca içimdeki umutla kırgınlık birbirine karıştı. O an anladım ki, bazen insanın derdini anlatması, derdinden kurtulmasından daha zor oluyordu.
Koynumda taşıdığım mektubun sesi bile değişmişti sanki. Saatlerdir göğsümün üzerinde duran kâğıt, benimle yorgun düşmüş, benim gibi silikleşmişti. Eskiden içinden güzel sözler çıkacağına inandığım o katlı kâğıt şimdi avuçlarımın arasında koca bir yük misali duruyordu.
Muhtarın gidip gelmesi uzun sürmedi.
Kapının önünde dikilip yüzüme baktı. Bakışlarında acıma da vardı, öfke de.
"Kızım," dedi, "sen bu işi nasıl yaptın? Seyidali’ye yazık değil miydi? O gariban bunu duyarsa yıkılır."
Ne dediğini anlamaya çalışırken koynumdaki mektubu çıkardı. Elindeki kâğıda baktım. Aynıydı. Benim günlerdir okuyamadığım, uğruna geceler boyu uykusuz kaldığım mektup.
"Sabah sana verilen mektup senin değilmiş," dedi.
Dizlerimden yukarı doğru soğuk bir ürperti yürüdü.
Muhtar devam etti:
"O kadın mektubu okutmuş. İçinde yazanları öğrenmiş. Senin sandığın gibi sevda sözleri değil bunlar. Aranızda geçtiği söylenen o gecenin güzelliğini anlatmıyor. Tam tersine... Çirkinliğini anlatıyor."
Dünyanın sesi bir anda yok olup. Rüzgâr sustu. Ağaçlar sustu. Ben sustum.
Sadece muhtarın titreyen sesi kaldı.
"Zahide seni artık o eve almaz. Ben de olsam onun yaptığını yapardım. Bu işin dönüşü zor. Ailene haber ederim, gelir seni alırlar."
Parmaklarım mektubun kenarlarına dokundu. Günlerdir okumayı bilmediğim için kahrolduğum o kâğıt, şimdi bütün yükünü üzerime bırakmıştı.
Muhtar son kez başını salladı.
"Bir tek hatan senin başını yer demişlerdi. Bak, yemiş de."
Ben ise ne mektuba bakabiliyor ne de gözlerimi yerden kaldırabiliyordum. O an anladım ki bazen insanın bilmediği şey değil, öğrenmek için beklediği şey yıkıyormuş onu.

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Elden gelen mektup Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Elden gelen mektup yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Elden gelen mektup yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Ahmet ÖRNEK
Ahmet ÖRNEK, @ahmet-ornek2
15.6.2026 12:17:11
ve bir tesadüfle cehaletin iş birliği
olmaz işin başa gelişi...
güzel bir anlatım
gönülden tebrikler Bacı
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL