0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
21
Okunma
İnsan taşınırken yalnızca eşyalarını değil, mevsimlerini de sırtlanıyor. Ben bu şehre gelirken heybemde koca bir kış getirmişim; zemheriyi cebime koymuşum. Bu yüzden İstanbul’un en kalabalık sokağında bile içimin kuytuları buz tutuyor. Köyümdeki kışa benzeyen tek şey, bir kaldırımda otururken ruhumu saran o büyük üşümek. Ne tütmeye hevesli bir soba var başımda ne de kapıyı çalan bir dost. Islak ve gri Arnavut kaldırımlarının üzerinde, vaktinden önce dökülmüş bir yaprak gibi yaşıyorum.
Sabahları aynı simitçi çocuğun sesiyle bölünüyor sessizliğim. Elindeki sepetten buhar yükselirken yanıma yaklaşıp üşüyüp üşümediğimi soruyor. İnsanın içi ayazsa diyorum, güneş tepesine çıksa ne fayda; içerisi kar tutmuşken ceketin düğmesi hüzne yetmiyor. Bir şey demiyor. Bir simit uzatıyor, buharı ve yorgunluğuyla uzaklaşıyor. Ardından bakıyorum; sırtı benden daha sıcak ama yüzü bin yıllık bir yokuş kadar yorgun.
Anam geliyor aklıma. Meğer ne çok tasa taşırmış yüreğinde. Köydeyken fark etmezdim; herkes aynı yükü taşıdığı için kederi hayatın doğal duruşu sanırdık. Şimdi anlıyorum: O narin omuzlar, biz altında ezilmeyelim diye sessizce kamburlaşmış. Meğer o kambur, bizim dünyayı düz görmemiz içinmiş. Burada öyle değil. Burada acıyı pay edecek bir köy kahvesi yok, derdi bölüşecek bir tabure bile yok. Yalnızlık, yedi tepeli bir dev gibi oturuyor insanın göğsüne. Şehir büyük, ben ufağım; aramızdaki mesafe anamın tülbendi kadar ince ama geçilmiyor.
Dudaklarımda yarım yamalak ezberlenmiş köy türküleri dolaşıyor. Kimseye söyleyemiyorum. Anlamazlar diye değil; sesim şehre çarpar da kırılır, kimse o kırıkları toplamaz diye susuyorum. Bazen saat kulesinin gölgesine sığınıyorum. Gökyüzünü önüme açıp içimden mırıldanıyorum. Martılar dinliyor. Onlar dinleyince, yaralarımın sızısı biraz diniyor.
Bir ara, ucuz şarap şişesini elinde tutan evsiz bir sarhoşa takılıyor gözüm. Şişeyi elinden söküp içine işsizliğimi, aylaklığımı, biraz da gökyüzünü tıkıştırarak köyüme göndermeyi düşünüyorum. Ne bir postane bulabiliyorum ne de serçelerin kanatlarını. Şişesi kıymetliymiş meğer; sarhoş peşime takılıyor, bağırıyor, kelimeleri yere dökülüyor. Denize yakınım. Atlarsam daha çok sarhoş olacağımı hissediyorum. Ne yüzmeyi biliyorum ne de içmesini. Deniz de beni kabul edecek gibi durmuyor zaten. Adımlarımı hızlandırıyorum; o geride kalıyor, şişesi elinde, sarhoşluğu dilinde.
Bir gün yanımdan jilet gibi bir takım elbise giymiş bir adam geçiyor. Ruhunun ütüsü bozuk. Adres soruyor. Burada adreslerin rüzgâra göre yön değiştirme huyu olduğunu söylüyorum. Ya bir seyyar satıcının sesine tutunması gerektiğini ya da bir martının kanat izini sürmesi gerektiğini anlatıyorum. Yoksa her yolun insanı yine kendine çıkaracağını ekliyorum. Gülüyor; dudaklarında belli belirsiz bir inkârla uzaklaşıyor. Kendi uçurumuna yürümeye devam ediyor.
Ayakkabı numaram değişmedi yıllardır ama bastığım yerler hep boşluk. Yüzümdeki özlem, İstanbul’un yedi kat altındaki dehlizler kadar eski. Burada herkes ekmeğine deniz tuzu sürüp doyuruyor karnını; umudunu boğazın sularına katık ediyor. Benim gözümse hep martılarda. Belki bir simit düşürürler diye bakıyorum. Düşürsünler istiyorum; kanatlarında bir parça umut kalsın da biz yerdekiler nasibimizi alalım.
Anam merak eder diye meyhane önlerinden geçmiyorum. Oysa sokakta kırmızı rujunu hüzünle boyamış kadınlar var, yarım kalmış sigaralar, içine çekilmemiş dumanlar var. Takım elbiseli yalnızlıklar kol geziyor. Dün vapurla karşıya geçtim; biri ekmek satıyordu, biri maske. Kimisi gökyüzüne bakıyordu sanki bir mucize inecekmiş gibi, kimisi yüzüme bakıyordu sanki bir yabancıya çarpmış gibi. Oysa hepimiz aynı görünmez kazanın kurbanlarıydık.
Bir bankta oturup defterimden bir sayfa yırtıyorum. Kız Kulesi’ne bakarak iki satır yazıyorum. Yanımdaki balıkçı, oltasını denizin kalbine sallarken okuyan olup olmayacağını soruyor. Anam okumazsa balıklar ezberler diyorum; söz denize düşünce duaya dönüşür, elbet bir kıyıya vurur. Sayfayı denize atıyorum. Deniz kızına ikimiz de inanmıyoruz ama denizin sır tuttuğunu biliyoruz.
Bu şehirde tanıdık çok ama bildik yok. Gidilip varılmayan adresler gibi insanlar; kapıları var, anahtarları kayıp. Burada tek tanıdığım gökyüzü. Anam kadar mavi, anam kadar geniş ve aydınlık.
Bir gün arayacağım onu. “Tarhana var mı?” diye soracağım. “Var,” diyecek, sesiyle dünyayı biraz ısıtarak. “Acıları aynı kasede doğrayalım mı?” diyeceğim. “Doğrayalım oğul,” diyecek.
Acele etmiyorum. İstanbul’un kalabalığı kadar yorgunum, köyün sessizliği kadar hasret. Cebimdeki son simit susamını bir martıyla bölüşürken anlıyorum: İnsan ancak yarası kadar bu şehre aittir. Ölçtüm; yarama yakınım.
Hüseyin Çomak
Denizli
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.