1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
214
Okunma
Denizli’nin beton sıcağında eriyen sokaklarını arkamda bırakıp Çal’ın Ortaköy Kasabasına vardığımda, zamanın dizginleri gevşemiş gibiydi. Saatler burada acele etmeyi unutmuş, gölgeler ağır ağır uzayarak toprağa yaslanmıştı. Adımlarım kendiliğinden yavaşladı; sanki geçmiş, ayak bileklerime görünmez bir ağırlık bağlamıştı.
Rüzgâr dar sokaklarda kuru yaprakları savururken yalnızca toz kaldırmıyor; terk edilmiş avluların iç çekişini, yarım kalmış ninnilerin buğusunu, söylenememiş duaların kırık hecelerini de kulağıma bırakıyordu. Ortaköy, susarak anlatan bir ihtiyar gibiydi.
Ve sonra…
Sessizliğin en koyu yerinde o köşk çıktı karşıma.
Yüksek değil, heybetliydi.
Gür değil, vakurdu.
Yorgun bir dev gibi duruyordu; ama yenilmiş değil.
Çatısındaki kiremitler her biri ayrı bir kışın nişanıydı. Duvarlardaki çatlaklar zamanın hoyrat parmak izleri. Dökülen sıvaların arasından görünen tuğlalar, sanki içini göstermek istercesine sabırla bekliyordu. Bacası tütmüyordu belki ama o dumanın kokusu hâlâ havada asılı gibiydi.
Bir an düşündüm:
İnsan ölünce mezarlığa gömülür.
Peki ya ev ölünce?
Onun mezarı neresidir?
İçimden sonra dedim ki:
“Kimi terk edip gider, kimi içine hapsolur.
Bir evin iç çekişi, bir köyün en derin ağıtıdır.”
Usulca yaklaştım. Anadolu’da taşa bile selam verilmeden geçilmez. Çünkü yolun da, eşiğin de, kapının da bir ruhu vardır. Eğildim. Avucumu taş eşiğe koydum. Soğukluk tenime işledi ama altında saklı bir sıcaklık vardı. Selam verdim.
Tam o anda sessizliğin kabuğu ince bir yerinden çatladı. Paslı menteşeler inler gibi oldu. Rüzgâr içeri doldu. Ve köşk, asırlık suskunluğunu aralayıp sordu:
“Kimsin ey yolcu? Hangi sızının izini sürerek geldin buraya?”
Yüreğimde çocukluğumun ürkekliğiyle cevap verdim:
“Yabancı değilim. Komşu köy Develler’den, Demirci Ahmet’in oğlu Hüseyin’im. Yol değil, gönül düşürdü beni buraya. Heybetine hürmet etmeye, yorgunluğuna omuz vermeye geldim. Bir merhaba deyip yükünü bölüşmek isterim.”
Rüzgâr sustu.
Köşk, sesimi tarttı.
Sonra… hatıralar sızmaya başladı.
Çatlakların arasından bakır tasların şıngırtısı yayıldı. Mutfaktan yükselen tarhana kokusu odun ateşinin çıtırtısına karıştı. Avluda bir çocuk koşturdu; taş zeminde yankılanan ayak sesleri duyuldu. İpek şalvarların hışırtısı, gelinlerin utangaç kahkahası, asker uğurlarken boğaza düğümlenen yanık ağıt…
Bir odanın perdesi aralandı hayalimde.
Bir dede sedirin ucunda bastonuna yaslanmış.
Bir nine bakır leğende hamur yoğuruyor.
Bir genç bavuluna köy toprağından bir avuç saklıyor.
Göç edenler hep kuşlar mıydı gerçekten?
Yoksa anılar mı kanatlanıp uçuyordu?
İç sesim yeniden fısıldadı:
“Bu ev, Ortaköy’ün hafızasını emziren taşlaşmış bir ana yüreğiydi.”
Anladım ki bu taşlar harçla değil; sabırla örülmüş. Ahşap mertekler yalnızca tavanı değil, bu köyün göğünü taşımış. Her pencere karanlığa açılmış bir umut olmuş. Her kapı hem kavuşmanın hem vedanın eşiği.
Bu ev yalnız bir barınak değildi.
Bir köyün susarak atan kalbiydi.
Ayrılma vakti geldiğinde yine eğildim. Taş eşik buz gibiydi ama altında bir nabız vardı. Kulağına eğilip fısıldadım:
“Yıkılma ey koca hafıza… Sen ayakta kal ki biz kim olduğumuzu unutmayalım. Gün gelir yine cuma pazarı kurulur meydanda. Davullar yankılanır. Bir düğün alayı senin gölgende soluklanır. Yeter ki zamana diren. Yeter ki susarken bile dimdik dur.”
Arkamı dönüp yürüdüm.
Geride bir harabe bırakmadığımı biliyordum.
Benimle konuşan, ben sustuğumda anlatmaya devam eden bir tarih bırakıyordum.
Çünkü bazı evler yıkılmaz.
Sadece içine çekilir.
Ve o içine çekiliş,
en derin ağıttır.
Hüseyin Çomak
Develler Köyü Çal Denizli
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.