0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
178
Okunma
ERİYEN YAZLAR
Havalar iyice ısınmaya görsün, bu köyde Develler’de yalnızca üzümler ermezdi; biz de temmuzun harlı güneşinde ağır ağır erirdik. Bağların arasında kaskatı kesilen o vakur hava, asmaların titrek gölgesine sığınan toz pusulası ve yol kenarında sıcaktan seraba durmuş, raks eden bir ufuk… Ve o ufkun bittiği yerden, tozlu birer masal kahramanı gibi birer birer belirmeye başlayan Alamancılar.
Onların gelişi, takvimlerin yazmadığı bambaşka bir mevsimdi. Arabalarının tavanına bağlanmış o devasa bavullar, bizim için korsan gemilerinden indirilmiş hazine sandıkları kadar gizemliydi. Fermuarları açıldığında odalara yayılan o yabancı koku; içlerinden dökülen sütlü çikolatalar, kovboy filmlerinin dumanlı havasını taşıyan alafranga sigaralar ve parıltısı göz alan paketler… Sanki dünyanın tüm neşesini o valizlere istiflemişler de, yeryüzünde sadece bizim köye boşaltmaya gelmişlerdi.
Bir yıl, gurbetçilerden biri, çocuk sesine hasret yaşayan yaşlı İbram amca ve karısına bir radyo getirmişti. Fişe takıldığı an, Ege’nin yanık türküleri evin kerpiç duvarlarından dışarı mis gibi taşmıştı. Gel zaman git zaman gece olmuş, uyku vakti çatmıştı ama radyo bir türlü susmuyor, susturulamıyordu. Saf köylü aklı işte… Fişi çekip o büyülü sesi kesmek, o an akıllarının ucundan bile geçmemiş. "Ne yapsak, ne etsek?" diye telaşlanırken; evdeki ne kadar yatak, döşek, yorgan varsa radyonun üzerine bir dağ gibi yığmışlar. Ses boğulmuş, oda sessizliğe gömülmüş. Saf ama bir o kadar da keskin, çaresizliğin içinden doğan bir zekâ… Şimdi o yorgan dağını hatırladıkça, dudaklarımda buruk bir tebessüm yeşeriyor.
Gurbetçi arkadaşlarım o yıl yanlarında cam bilyeler de getirmişti Almanya’dan. Bizim mahalle bakkalından aldıklarımıza hiç benzemezlerdi; daha iri, daha parlak ve sanki içlerinde bambaşka, rengârenk bir evren dönüp duruyordu. Hemen tozun toprağın içinde oyun kurduk. Ama Süleyman abinin o bitmek bilmeyen "karışına" yenildik. O devasa parmaklar iki bilye arasına bir girdi mi, artık umuda yer kalmazdı. Tam kazanacağız derken parmak eklemlerini çıtırdatır, karışını bir daha tuttururdu. Gitti bizim o elmas gibi parlayan gıcır bilyeler… Ağlasan çare değil, sussan yürek dayanmaz.
Köy çeşmesinin başında son bir "sırçam" kalmıştı cebimde, son kalem. İddia ise boyumuzdan büyüktü: Çeşmenin yalağına başımızı daldırıp nefesimizi zamana karşı tutacaktık. Selman saymaya başladı: Bir, iki, üç, dörtt… Sanki kerpiçten bir roketin içindeyiz de uzay boşluğuna fırlatılacağız. Ciğerlerim yanana kadar direndim. Ama başımı sudan çıkarır çıkarmaz gördüm ki Selman hâlâ sayıyor, zamanı büküyordu. Gitti son bilyem de… Çocukluk mağlubiyetleri hep böyle sessizdir.
Tam o sırada, köyün minaresinden gökyüzüne doğru bir sela yükseldi. Çocuktuk ama bilirdik; bu ses havada asılı kaldığında, köye bir hüzün çökerdi. “Devecilerden Ali amca vefat etti…” nidası yankılandı sokaklarda.
Derken, Ali amca elinde palasıyla, tozlu arazinin içinden bir hayalet gibi çıkageldi. Çeşmeye yanaşıp yüzünü yıkarken Hasan’a sordu: “Kim ölmüş?” Hasan, korkudan kekeleyerek “Sen!” deyince, Ali amca elindeki palayı öyle bir fırlattı ki… Hasan’ın yüzü bir saniyede dalından koparılmış kıpkırmızı bir domatese döndü. Osman ise “Ölü canlandı!” diye bağırarak kendini yollara vurdu. Köy bir anda kıyamet yerine döndü.
Meğer Karacalardan Halil amca, şakasının ayarını kaçırmış. “Ali amcanın mezarını kazmadan geliyorum,” demiş geçerken. Osman bu lafı ciddiye alınca soluğu imama koşmakta bulmuş, sela da böylece verilmiş. Ali amcanın evine vardığımızda, eşi Huriye teyze çoktan yasa bürünmüştü. Tam o esnada Ali amca diri diri kapıdan içeri süzülünce kadıncağızın feryadı göğe yükselmiş: “Yetişin komşular, benim herif canlandı!” Limon kolonyalarıyla ayıltmasalar, o gün gerçekten bir cenaze kalkacaktı heyecandan.
Aynı günün delilikleri bitmek bilmiyordu… Komşu köye baraj yapılıyordu ve köyün dar yollarından koca tırlar geçiyor, tozu dumana katıyordu. Yabancı bir tırcı bizi görünce sert bir fren yaptı: “Hey çocuklar, baraj yolu neresi?”
Biz, o az önceki cenaze hadisesinin adrenaliniyle mi yoksa çocukça bir muziplikle mi bilinmez; adamı ters yöne, çıkışı olmayan o ıssız Keşiş Bağ yoluna sürdük. Akşama doğru jandarma cipi de o tarafa yönelince anladık durumu. Tırcı yolun en sonuna kadar gitmiş; ne baraj var, ne de o dev cüssesiyle geri dönebileceği bir alan… Dağ başında mahsur kalmış.
Akşam muhtarlıkta mahkeme kuruldu. Şoför bizi tek tek teşhis etti. İçimizde çocuksu bir titreme, sonunda ise hak edilmiş bir sopa… O gün, köyün o tozlu yollarında "adam olmanın" ilk dersini aldık.
*
Sonra ne peşimize jandarma takıldı bir daha, ne de muhtar. Peşimize takılan tek gölge, amansızca büyümek oldu. Büyüdük. Çocukluğumuzu o kerpiç evlerin kuytusunda bırakıp üzerimize "adamlığımızı" kuşandık; hani üst üste giyilmiş dar bir elbise gibi, her yerimizi sıkan o ağır ciddiyeti…
Şimdi dönüp o sapsarı yazlara bakınca anlıyorum; o mevsimlerde yalnız üzümler değil, bizim çocuk ruhlarımız da eriyormuş. Gurbetçilerin valizlerindeki ışıltı, İbram amcanın yorganla susturduğu o hüzünlü türkü, Süleyman abinin karışına kurban giden bilyeler, sela ile dirilen Ali amca… Hepsi çocukluğumun o cam bilyeleri gibi şimdi. Parlak, kırılgan ve içlerinde koca bir dünya saklı.
Keşke şimdi bir köy otobüsü kalksa bu ruhsuz şehirlerin beton duraklarından… Teker teker toplasa bizi; asfaltsız yollardan geçirip, o kekik kokulu çeşmenin başına bıraksa.
Size söz veriyorum; kim bunu yaparsa onunla en büyük iddiasına girerim. Başımı yine o yalağın serin suyuna sokar, bu sefer hiç soluk almadan, çocukluğuma varana kadar sayarım.
Belki bu kez ben kazanırım.
Hem çocukluğumu…
Hem de o parlak bilyelerimi.
Hüseyin Çomak
Develler Köyü
Çal Denizli
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.