0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
121
Okunma
Bayram sabahları, anamın ekmeğimize sürdüğü o vişne çürüğü salçanın kokusuyla başlardı. O salça yalnızca bir katık değildi; sızlayan çocukluğumuza, haylazlığımıza, dizimizdeki kabuk bağlamamış yaralara sürülen bir merhemdi. Henüz teknoloji denen canavar ruhlarımızı kemirmemiş, dünya bir ekranın içine hapsolmamıştı. Bizim evrenimiz, köy meydanındaki o koca kavağın vadiye düşen serin gölgesi kadardı.
“Gölgelerin gücü adına!” diye fırlardık sokağa. Elimizde He-Man’in kılıcı yoktu belki ama o gölge, bizi her kederden koruyan görünmez bir zırhtı.
Aşkın mürekkep ve ter koktuğu yıllardı. Grubun katibi bendim; fiyakalı cümlelerle mektup taslakları hazırlar, altına ismi boş bırakırdım.
“Yazdın mı bizimkini?” diye fısıldadı Osman, ayağıyla toprağı eşelerken.
“Yazdım,” dedim. “Karıştırma yeter. Bak, bu Fatma’nın… bu Ayşe’nin. İsim yerleri farklı, gerisi aynı vuslat.”
Ama kaderle rüzgâr birleşti; zarflar karıştı. Fatma’dan yediğim o fırça hâlâ kulaklarımda:
“Demek Ayşe’yi seviyorsun ha! Utanmadan onun mektubunu bana mı gönderiyorsun?”
Postacının olmadığı, mektupların taş duvar yarıklarına ya da ders kitaplarının arasına saklandığı o günlerde yakalanmak, bir çocuk için ağır ceza mahkemesiydi.
Cuma günleri komşu kasabaya, Ortaköy’e pazar kurulurdu. Bizim için Paris’ti orası. Cebimizdeki son harçlıkla tezgâhların tozunu attırırdık. O gün, altın suyuna bandırılmış, üzerlerinde sevdiklerimizin baş harfleri parlayan kolyeler aldık. Sanırsın pırlanta… Kâğıt mendillere sarılı umutlar taşıyorduk ceplerimizde.
Bir tek Osman’ın yüzü düştü. Sevdiği kızın baş harfi kalmamıştı.
“Oğlum ‘Ş’ yok madem, ‘S’ al,” dedim. “Maksat gönül.”
O kolyenin Osman’ın yanağında patlayacak bir şamarın bedeli olacağını nereden bilebilirdim? Akşamına aramızda para toplayıp bir karışık kaset doldurduk. Yanık türkülerle barıştılar. Kasetler karışıktı, yürekler dağınıktı ama dostluklarımız o koca kavak gibi tek ve sadeydi.
Köy düğünleri bizim onur meydanımızdı. Eski bir teyp, sık sık bant saran bir Mezdeke kaseti…
“İsmail, kalçayı öyle değil, ritme göre! Kızlar bakacak!”
Kaset sarınca zaman dururdu. Kurşun kalemle o kahverengi şeritleri sabırla sarar, hayatı tamir eder gibi kaseti onarırdık. Şimdi büyüdük; kasetleri değil, parçalanmış yerlerimizi onarmaya çalışıyoruz. Yedek parça yok.
Çocukluk biraz da aklın bittiği yerdir. İsmail’in platonik aşkı için büyük plan yaptık. Bulduğumuz devasa traktör lastiği, bizim Truva atımız olacaktı.
“Seni içine koyacağız,” dedik. “Yokuştan saldık mı, kızın önünde duracaksın. Karizma tavan.”
Saldık… Ama koordinatlar şaştı. Lastik aşkın değil, muhtarın bahçe duvarının çekimine girdi.
Küt! Duvar yıkıldı, tekerlek ekmek evine daldı. Yufka açan teyzelerin un dumanı arasından sersemlemiş bir İsmail çıktı. Fırça yedi ama ardından peynirli yufkayla ödüllendirildi. O yılların en güzel saçmalığıydı bu.
*
Zaman geçti. Koca koca adamlar olduk. Önce sevdiğimiz kızların adını unuttuk, sonra çocukluk oyunlarımızı. Çemberlerimizi soğuk duvarlara astık, bilyelerimizi küllerimize gömdük. Modern çağın tutsakları olduk; birbirimizi ekranlarda, arama çubuklarında arar olduk.
Geçenlerde haber geldi: Köylü koca kavağı kesmiş. Paylaşmışlar, sobalarda yakmışlar. İçim sızladı.
“Ulan,” dedim, “koca kavağı yakmışlar da o koca gölgeyi hangi sobaya sığdırmışlar?”
Gölgeler yanmaz sanırdım. Ama bizim çocukluğumuz o gölgenin altında yandı. Şimdi herkes kendi sobasında biraz ısınıyor.
Biz ise hâlâ o gölgede üşüyor, o masalda yanmaya devam ediyoruz.
Hüseyin Çomak
Develler Köyü
Çal/Denizli
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.