0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
23
Okunma
YOL YORGUNU
Gecenin en kuytu, en dilsiz saatiydi.
Şehrin ışıkları birer birer sönerken,
Sokak lambasının titrek sarılığında oturan bir adam vardı.
Omuzlarında dünyanın bütün yükü,
Gözlerinde hiç uyulmamış uykuların puslu sisi...
Ceketinin ceplerine saklamıştı ellerini,
Çünkü elleri, taşıdığı hayallerden daha ağırdı artık.
Bu, teslim olmuş bir adamın hikayesi değildi;
Bu, çok savaşmış, çok inanmış,
Ve en çok da kendi kalbinden vurulmuş bir adamın hikayesiydi.
Çok yol yürüdüm, diyordum içinden, çok yol yürüdüm...
Tozlu patikalardan geçtim, keskin taşlar yardı ayaklarımı.
Herkes menzile varmanın telaşındayken,
Ben yolun kendisini sevdim, yolun kenarındaki boynu bükük çiçekleri.
Bir kadının gözlerinde durakladım önce,
Dedim ki; "Burası vatanındır, yükünü indir."
İndirdim.
Sırtımdaki heybeden umutlar çıkardım, şefkat çıkardım,
Hiç esirgemeden, cömertçe serdim ayaklarının altına.
Ama yol uzundu, yol tekinsizdi.
İnandığım dağlara karlar yağmadı benim,
İnandığım dağlar, üzerime yıkıldı bir gece yarısı.
Sessizce topladım enkazımı,
Kimseye sitem etmedim, kimseye "neden" demedim.
Erkekler ağlamaz derler ya, yalandır;
Bir erkek ancak içine ağlar,
Ve onun gözyaşları gözünden değil, ömründen damlar.
Geçen gün bir aynanın önünde durdum,
Yüzümde derin çizgiler, saçlarımda erken gelen kış.
Tanıyamadım karşımdaki o yorgun gözleri.
Sahi, ne ara bu kadar eskidim ben?
Ne ara bitti o göğsümdeki deli fişek?
Bir zamanlar dünyayı değiştirmek isteyen o çocuk,
Şimdi cebindeki son sigarayı yakmanın derdinde.
Yorgunum...
Bir kadının saçlarını okşarken duyulan o huzurlu yorgunluk değil bu.
Yorgunum...
Çalışıp çabalayıp akşam eve dönen işçinin helal yorgunluğu da değil.
Bu yorgunluk, ruhun diz çöküşüdür.
Kimse görmez senin ne ara kırıldığını,
"Sen güçlüsün" derler hep, "Sen halledersin."
Oysa kimse sormaz: "Sen nasılsın, taşıyabiliyor musun bu gövdeyi?"
Güçlü olmak, bir erkeğin en ağır zırhıdır;
Giyerken canın yanar, çıkarırken derini yüzerler.
Şimdi önümde yarım kalmış bir çay,
Tütün dumanıyla kaplı odanın sessizliği.
Ben bu hayatta en çok kendime geç kaldım.
Başkalarının yaralarını sarmaktan, kendi kanayan yerlerimi unuttum.
Dost dediklerim, limanıma sığınan gemilerdi;
Fırtına dindi, deniz duruldu, hepsi birer birer çekip gitti.
Geriye sadece dalgaların dövdüğü
O yorgun iskele kaldı.
Yani ben... Yani bir kırık kalbin ahşap gövdesi.
Sevdim mi? Çok sevdim.
Öyle ucuzundan, sözcüklerin arkasına saklanarak değil;
Ömrünü bir mum gibi eriterek, eridiğim yeri bilerek sevdim.
Ama sevmek yetmiyormuş bazen,
Karşındakinin uçurumları senin düzlüklerinden derinse,
Oraya bıraktığın her şey kaybolup gidiyormuş.
Artık ne bir intikam hırsı var içimde, ne de yeni bir başlangıç hevesi.
Sadece biraz sessizlik istiyorum.
Rüzgarın yaprağı savurduğu gibi savursun hayat beni,
Zorlamayacağım artık kapalı kapıları,
Açılmayan kalplerin önünde diz çökmeyeceğim.
Ceketimi alıp çıkıyorum bu hikayeden.
Arkamda ne bir ah bırakıyorum,
Ne de çözülmemiş bir düğüm.
Yorgun bir erkek, sustuğu zaman bitmiştir her şey.
Ben sustum.
Şarkım burada bitiyor, melodisi rüzgara emanet.
Şimdi ayaklarım beni nereye götürürse,
Orası benim sessizliğimdir...
Gecenin karanlığına doğru yürümeye devam ettim.
Adımlarım yavaştı, ama bu kez nereye Gittiğimi bilmemenin o hafif, o garip Özgürlüğüyle doluydu içim.
Dünya arkamda kaldı, yüküm yollarda...
YOL YORGUNU
Gecenin en kuytu, en dilsiz saatiydi.
Şehrin ışıkları birer birer sönerken,
Sokak lambasının titrek sarılığında oturan bir adam vardı.
Omuzlarında dünyanın bütün yükü,
Gözlerinde hiç uyulmamış uykuların puslu sisi...
Ceketinin ceplerine saklamıştı ellerini,
Çünkü elleri, taşıdığı hayallerden daha ağırdı artık.
Bu, teslim olmuş bir adamın hikayesi değildi;
Bu, çok savaşmış, çok inanmış,
Ve en çok da kendi kalbinden vurulmuş bir adamın hikayesiydi.
Çok yol yürüdüm, diyordum içinden, çok yol yürüdüm...
Tozlu patikalardan geçtim, keskin taşlar yardı ayaklarımı.
Herkes menzile varmanın telaşındayken,
Ben yolun kendisini sevdim, yolun kenarındaki boynu bükük çiçekleri.
Bir kadının gözlerinde durakladım önce,
Dedim ki; "Burası vatanındır, yükünü indir."
İndirdim.
Sırtımdaki heybeden umutlar çıkardım, şefkat çıkardım,
Hiç esirgemeden, cömertçe serdim ayaklarının altına.
Ama yol uzundu, yol tekinsizdi.
İnandığım dağlara karlar yağmadı benim,
İnandığım dağlar, üzerime yıkıldı bir gece yarısı.
Sessizce topladım enkazımı,
Kimseye sitem etmedim, kimseye "neden" demedim.
Erkekler ağlamaz derler ya, yalandır;
Bir erkek ancak içine ağlar,
Ve onun gözyaşları gözünden değil, ömründen damlar.
Geçen gün bir aynanın önünde durdum,
Yüzümde derin çizgiler, saçlarımda erken gelen kış.
Tanıyamadım karşımdaki o yorgun gözleri.
Sahi, ne ara bu kadar eskidim ben?
Ne ara bitti o göğsümdeki deli fişek?
Bir zamanlar dünyayı değiştirmek isteyen o çocuk,
Şimdi cebindeki son sigarayı yakmanın derdinde.
Yorgunum...
Bir kadının saçlarını okşarken duyulan o huzurlu yorgunluk değil bu.
Yorgunum...
Çalışıp çabalayıp akşam eve dönen işçinin helal yorgunluğu da değil.
Bu yorgunluk, ruhun diz çöküşüdür.
Kimse görmez senin ne ara kırıldığını,
"Sen güçlüsün" derler hep, "Sen halledersin."
Oysa kimse sormaz: "Sen nasılsın, taşıyabiliyor musun bu gövdeyi?"
Güçlü olmak, bir erkeğin en ağır zırhıdır;
Giyerken canın yanar, çıkarırken derini yüzerler.
Şimdi önümde yarım kalmış bir çay,
Tütün dumanıyla kaplı odanın sessizliği.
Ben bu hayatta en çok kendime geç kaldım.
Başkalarının yaralarını sarmaktan, kendi kanayan yerlerimi unuttum.
Dost dediklerim, limanıma sığınan gemilerdi;
Fırtına dindi, deniz duruldu, hepsi birer birer çekip gitti.
Geriye sadece dalgaların dövdüğü
O yorgun iskele kaldı.
Yani ben... Yani bir kırık kalbin ahşap gövdesi.
Sevdim mi? Çok sevdim.
Öyle ucuzundan, sözcüklerin arkasına saklanarak değil;
Ömrünü bir mum gibi eriterek, eridiğim yeri bilerek sevdim.
Ama sevmek yetmiyormuş bazen,
Karşındakinin uçurumları senin düzlüklerinden derinse,
Oraya bıraktığın her şey kaybolup gidiyormuş.
Artık ne bir intikam hırsı var içimde, ne de yeni bir başlangıç hevesi.
Sadece biraz sessizlik istiyorum.
Rüzgarın yaprağı savurduğu gibi savursun hayat beni,
Zorlamayacağım artık kapalı kapıları,
Açılmayan kalplerin önünde diz çökmeyeceğim.
Ceketimi alıp çıkıyorum bu hikayeden.
Arkamda ne bir ah bırakıyorum,
Ne de çözülmemiş bir düğüm.
Yorgun bir erkek, sustuğu zaman bitmiştir her şey.
Ben sustum.
Şarkım burada bitiyor, melodisi rüzgara emanet.
Şimdi ayaklarım beni nereye götürürse,
Orası benim sessizliğimdir...
Gecenin karanlığına doğru yürümeye devam ettim.
Adımlarım yavaştı, ama bu kez nereye Gittiğimi bilmemenin o hafif, o garip Özgürlüğüyle doluydu içim.
Dünya arkamda kaldı, yüküm yollarda...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.