7
Yorum
32
Beğeni
5,0
Puan
871
Okunma

Kaldırım taşları sıcaktı yazdan,
Misketler ceplerimizde küçük bir hazine gibi ağır ve canlı.
Çelik çomak sesleri sokakta yankılanırdı,
Bir tahta parçası dünyayı ortasından ikiye bölerdi:
Kazanan ve yaralarını sarıp yeniden deneyen.
Biz dostluğu “mesaj” bilmezdik,
“Gel!” diye bağırırdık paslı kapı önlerinden.
Ve avazımızdan kopan o çıplak ses,
Bir bildirimden daha hızlı, daha sıcak ulaşırdı kalbe.
Dizlerimiz kabuk bağlamış yara içinde,
Ellerimiz kömür karası,
Ama içimiz sütten ak, tertemizdi garip bir şekilde.
Kaybetmek vardı oyunun çiğ kuralında,
Ama küsüp gitmek bir güneş batımı bile sürmezdi;
Çünkü sokak lambaları yanıp oyun yarım kalırsa,
Çocukluğumuz o karanlıkta eksik kalırdı.
Öğrettiler bize saklambaç duvarlarında farkında olmadan:
Dostluk, sadece bayrağı kapmak değil,
Arkadaşın için o karanlık köşede beklemeyi bilmektir.
Sıranı gözünü kırpmadan devretmektir bazen,
En fiyakalı başmisketini avucuna bırakmaktır sessizce.
Şimdi geriye, o beton binaların arasından bakınca anlıyoruz:
O sokak oyunları sadece çocukluk hevesi değil,
Hayatın sert rüzgarına karşı ilk siperimizmiş.
Ve o günlerden kalan en derin yara şuymuş:
Gerçek dostluk,
Oyunun ortasında annesi tarafından çağrılsa bile,
Ertesi sabah aynı çamurda, yan yana büyüyebilmektir.
5.0
100% (15)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.