0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
174
Okunma
Adalet, dünyanın sert yüzüne çarpan ilk sorudur;
Aynı çamura basıp, farklı kaderler taşıyan ayakların dilsiz hıncı.
Bir çocuğun boş tabağına bakarken büyür içimizde,
Ve “neden o var, ben yokum” diye sormayan hiçbir kalpte doğmaz.
Dünya eşit dağıtmaz yaralarını;
Kimi doğar ışığın tam ortasına, kimi zifirde açar gözlerini.
Aynı gökyüzü altında farklı zincirler taşır insanlar,
Ve her yük, başka bir ömrün yönünü daha başlamadan keser.
Ama gölgeyi fark eden o çıplak bilinç,
Görünmez bir ölçü koyar hayatın paslı dişlilerine.
Bu ölçü ne taş tabletlerdeki yasa, ne öğretilmiş kuraldır;
İçten yükselen, bastırılamayan bir “bu böyle olmamalı” çığlığıdır.
Birinin tabağındaki fazla, diğerinin eksilen ömrüdür çoğu zaman;
Ve insan bunu sadece yaşamaz, kemiklerinde büyütür.
Hissetmek, adaletin ilk ve en çiğ şeklidir burada;
Daha hukuk yokken, daha kelime icat edilmemişken bile.
Sonra kürsüler konuşur, duvarlar örülür, kurallar mühürlenir;
Adına sistem derler, düzen derler, denge derler.
Ama düzen dediğin şey çoğu zaman,
Kamçıyı tutanın anlattığı o parlak hikâyeden ibarettir.
Sözler yükselir, belgeler yazılır, turnikeler döner;
Ama görünmeyen bir bodrum katında, aynı dağıtım sürer sessizce.
Kimin sesi duyulacak, kimin çığlığı gerçek sayılacak,
Önceden, o yaldızlı masalarda çoktan belirlenmiştir.
Ve insan ilerledikçe sanır ki daha adil bir dünyadadır;
Oysa sadece daha iyi gizlenen, daha şık giyinen bir köleliğin içindedir.
Çünkü sistem değişir, dil değişir, yüzler değişir,
Ama o ağır yükün kimin sırtında kalacağı pek nadiren değişir.
Dünya eşit değildi,
Ve insan bunu hiç unutmadı;
Sadece yaralarına süslü isimler verdi.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.