4
Yorum
11
Beğeni
5,0
Puan
59
Okunma
takvim yaprakları sarardıkça
geçmeyen bir acının içinden geçiyorum
sarıya boyanmış ruhum, güz sevdasıyla
kül tutuyor içimde
aklımın ipleri kopuyor Aşiyan yokuşunda,
aşağı yuvarlanan bir baş gibi dökülüyorum yollara
fikirlerim iki yaka arasında
asılı birer idamlık
rüzgâr dem vuruyor tenha yüreğimden
Boğaz’ın boğazında düğüm oluyor nefesim
gökyüzü gri bir kefen gibi seriliyor üzerime
kuşların ölümü yazılmış sanki
sabahın kanlı alnına
uçmak, yasaklı bir lügat parçası artık
dilimde prangalı bir hece
maviye hasret bir sızı yerleşiyor gözbebeklerime
zihnimin penceresinden geçen her ufuk
eksik kalıyor,
biraz da kirli
İki dünya arasına gerilmiş
yırtık bir çığlık bu
ne sabahın ezanında yerim var
ne akşamın vaktine sığabiliyorum
oysa boynumda taşıyordum kuşumu
berzahta verdiğim söz çınlıyor kulağımda
isimsiz eller çekiştirirken eteklerimden
zihnimin kalabalıklarında kayboluyorum
direniyorum soğuk nefesimle
saçlarımı tellere düğümledim,
kopmasın diye özüm
günahlarım yüzümden dökülürken
en kör düğümü kendime attım
bir kız çocuğunun bakışında büyüdü korkum
nefesi dar bir koridora sıkışmış hüzün
göğsümde derin bir yuva yaptı
doğmak istiyordum oysa yüz akıyla
zaman, girdabın ağzında dönen ince bir çizgi
kaçmak! yetmiyordu,
yeniden doğmak için
geçmeliydim o dar geçitten
ama takıldı gözlerim
yere dökülen kanın yankısına
dondum!
ruhun içinden geçen gri bir hazan gibi
sessizce çöktüm içime
ve biri,
tam ensemden
ölümün buzdan ağırlığını üfledi
sanki kıyamet,
uzun zamandır
içimde prova alıyordu.
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.