19
Yorum
51
Beğeni
5,0
Puan
520
Okunma
ölümün o buz kesmiş suretinde mi tattım bu bozgunu,
yoksa ruhumun çatlağından sızan o zifiri karanlık mıydı asıl pusum?
hey hat! hangi mezar paklar şimdi bu yorgun mağlubiyeti,
hangi toprak örter, yüreğimdeki bu onurlu yarayı?
hangi vakitsiz zemherinin ayazıdır bu,
kurşun gibi çöken, iliklerde sızlayan o ağır boşluk?
eskiden, kehribar bir aydınlık sızardı parmak uçlarımdan,
bakışlarımda güneş demlenir, toprak kokardı ellerim
nasır tutsa da avuçlarım, başaklar güneşe bakardı, günebakanlar açardı yüreğimde
ruhum, o görünmez iklimin nabzında göğe asılırdı.
yorulmak mı?
henüz lügate düşmemiş, meçhul bir yabancıydı o vakitler.
her şey, insanın o kirlenmiş suretini aynaların çalmasından evveldi.
seslerin yankısında kutsal bir dürüstlük, kalabalıklara karışmamıştı
ömür dediğin, yatağını seven, kendine akan berrak bir nehirdi
sahi, hangi kıvrımda bulandı bu akış?
ne zaman bir "ah" gibi çöktü bu sinsi ağırlık omuzlarımıza ve dahi yüreğimize?
sevgi, saklı bir bahçenin en kuytu goncasındaydı oysa,
Işığın ilk değdiği ürkek kirpiklerin titreyişinde,
heceye sığmayan, göğüs kafesini zorlayan o ilk sancıda...
hangi rüzgâr çaldı çocukluğumuzun o duru mevsimini?
hangi tozlu rafta unuttuk yüzümüzün asıl haritasını?
lakin heyhat!
hayat, dört koldan kuşatırsa kuşatsın
yıkamaz o köklü, o sessiz, o vakur direnişi.
çünkü göğe bakmak için karanlığın çekilmesini bekleyecek kadar,
zamanın cebinde hükmüm kalmadı benim.
bilirim ki; kelimelerin bittiği yerde başlayan o uçsuz boşlukta,
sığınak bir gök var hâlâ;
mavi bir sessizlikle, en derinde beni bekliyor.
ve ben, o göğün altında,
kendi uçurumunu kendine vatan kılandım
5.0
100% (28)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.