1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
40
Okunma
Geceyi yine kaşıkla karıştırdım,
dibinde birkaç yıldız kalmıştı,
annem olsa
“yakma altını, taşar” derdi belki
ama annem yoktu
ve tencere çoktan taşmıştı içimde.
Masada üç kişilik boşluk vardı,
biri bana aitti,
biri sana,
öteki de gelmeyecek olanlara.
Çorbanın üstünde ince bir yağ tabakası gibi
biriken hatıraları üfledim,
soğusun diye,
çünkü insan sıcak acıyı içemiyor,
dili yanıyor,
kalbi daha çok kanıyor.
Pencerenin kenarında bir bardak su,
içinde başı eğik bir ay,
sanki o da bir şey kaybetmiş
ama kimseye söylememiş.
Ben küçükken
geceleri uyuyamayan yıldızları sayardım,
her biri için bir dilek tutardım,
şimdi dileklerim büyüdü,
yıldızlar küçüldü,
hiçbiri bir ömrü doldurmuyor.
Sana anlatacaktım
çorbanın tarifini:
biraz suskunluk,
iki kaşık özlem,
bir tutam geç kalmışlık,
üstüne ince kıyılmış yalnızlık.
Ama sen
mutfak kapısını bile çalmadan gittin,
ben hâlâ ocakta kaynayan bir hatıra gibi
kendi kendime taşıyorum.
Gece yarısı
kaşığı tencereye bırakınca
çıkan ses
evin içindeki en uzun cümle oldu.
Kimse duymadı.
Ben bile anlamadım.
Ama içimde bir yer
o sesi yıllarca saklayacak,
sanki orada
bir çocuk
yıldız çorbasını soğutmayı bekliyormuş gibi.
5.0
100% (1)