0
Yorum
7
Beğeni
0,0
Puan
161
Okunma
Tütün renkli bir rüzgâr dolanıyor içimde,
bir zamanlar dağların alnına sürülen cesaretin yerinde şimdi
yorgun bir çocuk nefesi var.
Evvelden adamlar vardı, yüzleri taş, elleri ateş;
şimdi yalnız terk edilmiş namlular gibi bakıyor yollar.
Kimler kırıldı, kimler sustu,
kimlerin yetim ekmeği paylaştıkça eksilmedi,
bilmiyorum artık,
yalnız bir öç duvarına yaslanmışım gibi serin akşamlar boyu.
Şimdi gün dönüyor sanki,
eski defterler köz kokuyor,
yırtılmış bir bayram şekeri gibi acı kalmış dilimde.
Toprak değil artık;
bir kadının yanaklarına sürülen yas gibi kararıyor Mayıs.
Bir kuşun düşüşü kadar hafif ölmek nasılmış,
şimdi anlıyorum.
Kireç gibi bembeyaz bir yalnızlık
damarlarıma sızıp kelime diye büyüyor.
Ama bak, kader hep ters iğneyle diker yarayı,
bize de o yara kaldı payımıza.
Göğsüme bir taş bağlasam hafifler mi gece?
Sanmam.
Çünkü en ağır olan öfke değil,
çenesiz sabırdır.
Biz gençiz hâlâ, kırık camdan bir ışık gibi tehlikeli.
Göğsümüzde iki uçurum taşırız,
birini sevgiden,
birini uykusuzluktan oyduk.
Bayramın sesini unuttuk belki,
ama gülüş hâlâ dişlerimizin arasında
bir çocuk kemiği gibi oyun oynar.
Açlık değil mesele,
doyduğumuz şey biraz karanlık.
Geceye soktuğum yüzüm güvenilir mi?
Bilemem.
Ruhum, sapı kaybolmuş bir çakı gibi tetikte
ve ben bir dizeye sığmayan kabuklu gerçekteyim.
Kim bilir kaç kere boğulacakken kurtuldum,
kaç kez sır saklarken kırıldım.
Bir sevda büyüdü içimde;
bir kız çocuğu gibi önce ağladı,
sonra saçlarını taradı yokluğunda.
Dost söylemez, düşman anlatır insanı
ama ben ikisine de anlatamam adımı.
Çünkü ayıp değil, suç değil
yalnızca kaderin ıslak tarçın kokusu.
Belki yaşatan da bu,
belki öldürmeyen de.
Evet, hâlâ titriyor geceler avucumda.
Karanlık eski bir kaset gibi takılıyor başa,
mızrak değil, oyuk bir yalnızlık çarpıyor göğsüme.
Sigaram bile bana küs bu gece
dumanı değil zehri kalıyor içimde.
Yine yanıyor yastığımın kalbi,
ve ben fısıldıyorum usulca:
Gelsen, gölgen kadar yeter.
Şimdi gel.
Çünkü susmak içimi bitiriyor.
*
Gel diyorsun
Şimdi gel diyorsun,
ben de buradayım aslında
sadece adımlarım sesini duymuyor yolların.
Kökü sökülmüş bir ağaç gibi beklemekten yoruldum,
uçurumun kenarında değilim artık,
düştüm.
Sözlerin göğsüme siniyor uzaktan,
tütün değil, kül düşüyor içime.
Bir zamanlar alnına sürülen cesaretin
ben orta yerinde gezdim
Bozuk bir pusula gibi yönümü kaybettim.
Kayıp bir bayram çocukluğunun avucunda
şeker değil acılar topladım.
Sen dağların taş yüzünü anlattın,
ben dağılmanın yumuşak tarafını sakladım hep.
Kim kırıldı biliyorum,
kim sustu,
kim öfkesini suya gömdü de
bedeni kabardı gece boyu.
Biz paylaştık ekmeği,
eksilmedik sandık
meğer "çoğalan yalnızlık"mış payımıza düşen.
Sen bir taş bağlamak istedin göğsüne
hafifler mi diye gece,
ben taşı çektikçe büyüdüğünü gördüm gölgemin.
Ağır olan sabır dedin ya
ben sabrın çatlayan dudağında bir kan tadı öğrendim.
İki uçurum taşıyoruz dedin,
sevgiden ve uykusuzluktan;
ben üçüncüyü ekledim:
inkâr.
Ben de senin gibi sordum kendime
geceye bıraktığım yüz güvenilir mi?
Cevap bulamadım,
bulduğum her cevap gölgesini aldı benden.
Kaç kere geri döndüm ölmek üzereyken,
kaç kere büyüdü içimde bir çocuk dökülen saçlarını özlerken,
ve sen uzaktın.
Bak, şimdi söyleme sırası bende:
Ben gelirim.
Ama gölgemle değil
çünkü gölgeler çabuk yorulur.
Ben sana açık bir yara gibi gelirim,
kapanmaz ama kanamaz da artık.
Elimi uzatırsam tut,
yoksa unut
ama beni ismimle çağır,
adımı hatırlamak istiyorum .
Sen "şimdi gel" dedin.
Ben geliyorum.
Ama bil:
Susmak seni bitiriyorsa,
konuşmak da beni.
Öyleyse kapı aralığını iki kişilik açalım,
sen duvarını indirme,
ben korkumu alıp geleyim.
Gölgen yetermiş bana diyorsun
ben sana gövdemle geleyim,
titresem de, eksik olsam da, yarım da kalsam.
İşte cevabım:
Şimdi gel diyorsun,
ben geliyorum
ama sen de kal.
Gitme.