3
Yorum
39
Beğeni
5,0
Puan
593
Okunma
Gecenin sadık gölgesi,
tenindeki o berrak fecirle;
aynı durakta...
Uyuyan sabahın mavi sabahlığına
günü sobeler bir ıslıkla dudaklarım.
Daima bu vadedir;
Melalin tellerine düğümlü rüzgâr,
Ellerinin kokusunda bahar;
sonsuz ve kızıl bir şua,
Bakışları nehir cezbinde bir hatt,
Hücremde serin bir uyanış.
Ahraz sessizliğin,
Karanlığı şefkatle saran çehresi;
Derinleşen uçurumlar,
sisler var geceden...
Ömür kesiği,
çiçek kokusuna duran ziya;
bir devrin hasretindeki cennet.
Suların düşler serdiği aynada
kırlar, yıldızlar uyanır göğsüme;
gümüş ve ak
çizgiler...
İçimin nar sarayı,
avuçlarıma değen ayazla büyür.
Ey kamer!
Uzaklaş ey sağanak sesli fırtına.
Dudaklarında huzur dolu sızı,
bozkır aydınlığı...
Cam kırığı yaşların dağ doruğu,
dilimin topuklu kelimelerinden ürker;
Sokulur sessizliğin mahremine;
Susmayı öğrenen ihtiyar bir çocuğum ben,
kanatlarımda kısalan kuşların
uzayan boşluğu...
Daima bu vadedir.
Uzak tınıların huzur makamı,
Göç bir beden,
içinden geçtiğim nehir...
Ay ve Kızıl;
Zihnin dehlizlerindeki o ışıklı koridor,
Karışır ebediyetin nehrine, akar gider;
Sonsuz ve hayat rengi.
Sözlerin güneşe vuran yüzünde
pencere masalları, ve
ince sızıların yoksul sarnıçları...
Geri çekilir kentin kör çarkı kendi içine.
Buradayız;
umudu bulmanın yalnızlık sahilinde
kulaç atarken ruhumuz.
İçimizde saklı intiharlar hallice kıyı,
bir gün batımı yarın’a...
5.0
100% (15)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.