4
Yorum
25
Beğeni
0,0
Puan
337
Okunma
Aslında, başkasının sözleriyle başladım yaşamaya.
Başkasının isteği, başkasının kararı.
Kırmızıyı çok yakıştırdılar bana; siyahtan yanayken hep gözüm.
Başkalarının hikâyelerini dinleterek büyüttüler; hikâyem akıp giderken zamanda.
Önüme nikotini, bağımlısı olacağımı düşünmeden servis ettiler.
Kaburgamın zararı banaydı; bilmeden, düşünmeden yüklendiler.
Ciğerlerimin katranından bihaber,
zehir zemberek yazlar geçirttiler.
Aslında iyiydi niyetleri.
İyi niyetli bir takım zebanilerdi oysa kendileri.
Sonra sakallarım uzamaya başladı.
Aynayla anlaşmazlıklar geçirdiğim farklı zamanlar…
Makasın kesmediği bir düğün sonra.
Makas düğünü kesmez zaten.
Biliyorum.
Ama onlar, birtakım şeyleri didik didik kestiler.
Yamalı çarşaflardan koparıp naftalin kokusunu unutturdular.
Kimsenin hâlimi hattımı sormayacağı bir uzağa ittiler.
Bir eşikte geldim kendime.
Yabancı bir eşiğe “benim” demezdi hiç kimse.
Benim dedim.
Bunu hemen demedim.
Senelere yaydım dilimi.
Sözcükler öyle hemen dökülmedi ağzımdan; uzun susmaların düğümleri kolay çözülmez.
Dar sokaklarla tanıştım.
Meydanlarla tanıştım.
Hayır, mesela bu değil; aynı sokaklarda, meydanlarda kendimle karşılaştım.
Yürürken dizlerimin titremesine bir vakit anlam aradım.
Topuklarımla bir oldum, kimi zaman sarmaş dolaş ağladım.
Parmaklarımda iğne yaraları; önünden geçtiğim her terziye gözlerimi, kalbimi bıraktım.
Kırk yamanın anılarımdaki yerini tuttum, herkese anlattım.
Dinler gibi yapan onlara, yetmezmiş gibi kalbimin söküğünü anlattım.
Çok yanıldım.
Aslında başkalarının hikâyesini dinleyerek başladım yaşamaya.
Onlar ve daha niceleri vardı yeryüzünde; onlar ve başkaları…
Onların oyunları, onların kahkahaları; en çok da bakışları.
Aslında ben hep bir bakışa aldandım.
Ya vuruldum aynı bakışla ya vurgundum.
Tabak kaşık sesleri arasında her biri birer kurşundu.
Düşlerimdeyse yine hep onlarda durdum.
Bir süre sarıldığım kediotu, lavantaya sataşınca, papatyalı geceler biriktirmeye başladım.
Susmanın anadilini besler gibi büyüttüm geceleri.
Genişledi, en nihayet memeden kesildi lacivert.
Bazı gecelere sığmazsınız.
Bazı gecelere sığmadım.
Üzerime dökülen koyu renk vakitler, eli kısmır üvey bir anne gibi dikildi kapımda.
Öğrettikleri yeni bir şey yoktu.
Kendi öğrendiklerimle uzun uzun bakıştım.
Yalvardım, yakardım.
Dilenmeyi bir zaman kendime yakıştırdım.
Sonra utandım.
Utanmak, varacağım bir diğer eşikmiş; geç anladım.
Kendimden utandım; içimdeki benden.
Omurgamdan.
Kalbimden.
Gözlerimden.
Kulaklarımdan.
Sıkı sıkıya düğümlenmiş dilimden.
Söylenmemiş sözler mezarlığında, kırk yamalı kefenimden kollarım ağrıya ağrıya sıyrıldım.
Kulaklarıma dolmuş toprağı, parmak uçlarımdaki nasırları tırnaklayarak, dişleyerek söküp attım.
Ne yaman yalnızmışım.
Ancak o zaman anladım.
Anladım ve düğümsüz dilimle oturup bir güzel ağladım.
Gözyaşıyla yıkadım elimi yüzümü.
Kalbimi, bir tas su döker gibi tutup gözyaşıma bandım.
Kızdım sonra; kızmanın tenimde yarattığı kızarıklığa aldırmadım.
Söyleyeceklerim bu kadar.
Aslında başkalarının sözleriyle başlamıştım yaşamaya.
Başkalarının kararı, başkalarının bakışları.
Kırk yamalı kundak bezi.
Bir terzi.
Üstümde bir dua; sanki daha çok beddua.
Yeminler, adamlar, kirli sakallar.
Çiçekli bir yazma, oyalı bir bohça.
Cepte mendil, içinde tane tane karanfil.
Kuru üzüm, menengiç.
Kendinden bağlamalı mavi pabuçlar.
Yattığı yerden sadece gökyüzünü seyreden insanlar.
Hepsinin, hepsini doğurduğu yalnızlıklar, kızgınlıklar; belki biraz da kırgınlıklar.
Tren vagonlarında kendine mülteci insanlar.
Güvercinleri anlatan bazı romanlar.
Bir de… bir de bana yazılmamış
Ama kafamı karıştıran onlarca yazılar, mektuplar.
Z.P.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.