4
Yorum
50
Beğeni
5,0
Puan
808
Okunma
Tan
zamanın kendine açıklayamadığı bir renk gibi
çatladı göğün en solgun yerine.
Dilin dışladığı bir sessizlikte,
göz kapaklarından döküldü çocukluk.
bir ruhun kırığıydı belki,
çiy taşımaktan yorulmuş bir düşün kalbi gibi
ağır ağır sarktı boşluklara.
Ayakta unuttuğu düşlerin eşiğindeydi insan;
ve adımları,
her biri kendine açılan bir uçurumdu
hiçbir yer
o kadar içe batmazdı.
Tozlu yolların ardından kalmış bir geçmiş
omzuna buharla kazınmıştı.
Zamanın düğümlerini çözemeden yürüyordu,
karşısına çıkan her yüz,
yitirilmiş bir kimliğin yankısıyla titriyordu.
Diller vardı,
duyulmayan hafızalara ait.
Kendini anlamayan bir rüya gibi geçti onların içinden.
Ve sessizlik
İsimsiz, taşsız,
zamana sığınmış bir inzivaydı orası.
Sen gittin,
kelimeler başka suretlerde oyalanmaya başladı.
ama hiçbir ses
o içten titreyişi taşıyamadı.
Taşlara bastığında
anladı ki
yol dediğimiz,
hep içimize açılan bir dairedir.
Ve yankı,
bizden önce susanların nefesidir.
Göğe vardığında,
açıldı suskunluk gibi.
Suya baktı
ama su bile unuttu kendini.
Gözleri,
bir rüyanın içinden geçen kuştu artık.
Deniz hiç gitmedi,
biz içimizden çekildik ona.
Her dalga
Bir vedayı tekrar eder gibi..
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.