0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
25
Okunma
Eski bir saatin tıkırtısında saklıydı adı
Kimsenin uğramadığı o dar sokaklar gibi
Adımları yorgun, elleri hep cebinde
Kendi gürültüsünde susan bir yabancıydı.
Rüzgarın sırtına yüklemişti tüm kırgınlıkları
Bulutlar eğilse, saçlarına değerdi kederi
Bir kentin kalabalığında tek başına yürürken
Gölgesi bile ona sormadan giderdi.
Gözlerinde feri sönmüş bir bakışı vardı,
Işığı sadece kendi içindeki kuyuları aydınlatan
Ne zaman bir gülüşe niyetlense o adam
Eski bir hıçkırık düğümlenirdi boğazında.
Yüzü, okunmamış mektupların sarı kağıdıydı
Çizgilerinde yitik adresler, ve sönük hayaller
Zamanın törpülediği bir mermer sessizliğiyle
Beklerdi geçmeyen otobüsleri, ve bitmeyen geceleri.
Bir yangından kurtarılmış tek hatırası vardı:
Çocukluğunun uçurtması, tellere takılı kalan
Şimdi o teller, yüreğine gerilmiş birer keman yayı
Dokunsalar, en derinden sızlardı yarası.
Gök çöktü üstüne, koptu kıyamet o dar sinesinde,
Boğuldu sesleri, ömrün o bitmez son nefesinde.
Ne toprak kabul etti onu, ne bir avuç gökyüzü,
En sonunda kendi içine defnetti ,ve dindi bin yıllık o sızı.
Bir adam vardı bu kentin en kuytu köşesinde
Kendi yasını tutardı, ömrünün her seherinde.
Gözlerinde birikmiş bin yıllık hınç ve keder,
O sustukça alacakaranlık, koca bir şehri altüst eder.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.