0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
68
Okunma
EBEDİ NÖBET
Durdu zaman o kara asfaltın soğuk sinesinde,
Bir gürültü koptu, sonra bin yıllık bir sessizlik...
Ne bir kimlik kaldı geriye, ne de gidilecek bir yol,
Sadece o sarsılmaz bağlılığın yarım kalmış nefesi.
Şimdi gökyüzü, dağılmış cam kırıkları kadar keskin,
Şimdi dünya, o boş koltuk kadar anlamsız ve derin.
"Gitti" diyorlar, oysa nasıl gider bir ruh bin yıldır oradayken?
Nasıl sığar bir ömürlük sadakat o daracık kabre?
Üstat bir mezarın başında kâinatı sorgulamıştı,
Bense her nefeste senin bende kalan izini savunuyorum.
Otuz iki kış geçti, otuz iki bahar, otuz iki koca yıl...
Her gününde yeniden sevilen, her gecesinde yeniden özlenen sendin.
Şimdi bir kazanın anlık dehşeti mi silecek bu devasa tarihi?
Meydan okuyorum ölümün o soğuk ve mesafeli duruşuna,
Senin gittiğin yer, benim kalbimden daha uzak değil.
İzlerimiz silinsin, yerimizi haritalar unutsun,
Ama bu sızı, o en uzun şiirlerden bile daha uzun sürecek.
Çünkü her satırı bir yılla yazıldı bu hüznün,
Her kelimesi bir vaatle mühürlendi.
Bir direksiyonun boşluğu değil bu, bir evrenin yıkılışı,
Bir yolun bitişi değil, ebedi bir bekleyişin başlangıcı.
Kalk diyemem, biliyorum o yolun dönüşü yok topraktan,
Ama git diyemez kimse, çünkü sen hâlâ bu canın içindesin.
Eski şairlerin bin mısrası vardı bir ömre ağladığı,
Benimse her saati bin mısra eden koca bir ömrüm var sana adanan.
Karanlık çökse de, yollar kapansa da, şehirler uyusa da,
Ben o kavşakta bekliyorum hâlâ, o son gülüşün elinde.
Ne asfaltın karası, ne toprağın sessizliği,
Söndüremez otuz iki yıldır yanan bu kutsal kandili.
Bu şiir bitmeyecek, tıpkı sana olan yeminim gibi,
Zaman tükenecek, yollar tükenecek,
Ama bu bekleyiş asla son bulmayacak.
Sonsuzluk bir anın içine gizlenmişse eğer,
O an, seninle geçen her anın ta kendisidir.
Uyu şimdi, yerin göğün şahitliğinde,
Ben buradayım; aynı yerde, aynı sadakatle, aynı nöbette.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.