8
Yorum
45
Beğeni
0,0
Puan
670
Okunma
Ruhumdaki cevheri
güneşe sürdüm.
Ağrım, eski zeytinlerde kök;
susuz karanlık
kirpiğimin ucunda bekliyor.
Dudaklarımdaki kent
toprağa değince yürür mü
bilmem.
Avuçlarımda göğe tırmanan bir sarmaşık,
balkonlara asılı sessizlik.
Aynaya baktığımda
dünya buğday gibi
ve kısık bir ışıkla güzel.
Papağan dilli saatler,
ay yürüyüşlü masallar…
Kulelerden sevdanın gölgesi
damla damla inerken
yolun kokusunu
yarım kalan yanımla yokluyorum.
Kafeslerdeki seslerin
kırık telli ipine bak
düşe dalmış kuş oyuncakları
boşluğu soluyor.
İçimdeki sıkıntı,
tarçınlı bir kalabalık;
geceyi taç yapraklarına taşıyor.
Şafak yaklaşırken
dizlerimdeki sızıyı okşayan kırmızı,
sessiz bir intihar gibi.
Yağmuru cama sürüyorum;
içimdeki çocuk
bulut çizerken
kaldırımlar kabuğuna çekilir
ıpıslak.
Gözlerime dayanan
uçurum kenarı gemiler…
Dönmeyecek kanatlarım ol;
denizle vur beni.
Bir martı kırılacak yoksa,
kimse duymayacak
kanayan adasının fısıltısını.
Bilmiyorum
Bir yüzük suda ağladığında
ölüm bizi yeniden
toplar mı?
Belki uçmanın köpüğünde
bir inanç saklıdır.
İçimde uyanan beyazlar küpe,
kulağıma siyahı üşüten duvarlara.
Aşk, sessizliğin içinden sızıyor.
Kasım dudağıma eğilirken.
Martılarla birlikte
sonbaharı dinliyorum
....
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.