0
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
240
Okunma
İKİMİZ
Fevzi Emir Yılmaz
Koskocaman bir evrende başladı
seninle hikâyemiz.
Sen bazen serin bir rüzgâr olurdun,
bazen bir fırtına, bazen de
püfür püfür esen bir meltem…
Ve hep esip geçerdin;
gözün hiçbir şeyi görmez
ya da görmezden gelirdin.
En çok da buydu bana elem veren.
Ben ise bir rüzgâr gülü gibi,
sen ne yandan esersen
hep o yana dönerdim.
Tek başına hükmederdin hayata,
tüm gücünle, cesurca.
Bu yüzden ben,
hiçbir zaman “biz” diyemedim,
“ikimiz” diyemedim.
Sen gelirken de yalnızdım,
sen giderken de;
çünkü hep yalnızdım.
Bekledim.
Sessizliğin en derin yerinde bekledim.
Gecenin sabahı,
karanlığın şafağı,
ayın güneşi beklediği gibi.
Şikâyet etmeden, vazgeçmeden,
içimi açmadan, içine düşmeden bekledim…
O kadar muhtaçken sana susmak,
ölüm gibiydi bana.
Sesinle dirilen yüreğim,
suskunluğumda kan kaybediyordu.
Adını anmadığım her an,
bir yanım daha eksiliyor;
ve ben, eksile eksile
ikimizden de uzaklaşıyordum.
Bir adım daha atsaydım,
kendime bile varamayacaktım;
kalmakla gitmek arasında
paramparça bir yerde duruyordum.
Uzun zaman hep kendi acımı gördüm,
kendi yalnızlığımla buz tuttu
zavallı yüreğim.
Oysa sen,
benden daha da yalnızdın.
Esip geçiyor, uçup gidiyordun;
ne konacağın bir dal
ne de sığınacağın bir liman vardı.
Gözlerinden, yarım kalan
bir şeylerin hüznü damlıyordu.
İşte o zaman anladım:
Ben yalnızlığa alışmıştım,
sen yalnızlığa mahkûmdun.
Ve bu fark,
içimde ikinci bir yara açıyordu.
Kendi acımdan sonra
senin yalnızlığın da
içimde çoğalıyordu.
Artık iki kere üzülüyor,
iki kere acı çekiyordum.
Ve yine “ikimiz” diyemiyordum;
çünkü yan yana bir hâlimiz yoktu seninle,
yana yana bir hâlimiz vardı.
Birbirine değmeden yanan
iki yalnız kor gibi…
Yakın ama kavuşulmaz,
sıcak ama dokunulmaz…
Yaşamak isteyip de yaşayamadığımız
yıllar gibi…
Yalnızlığımla kalıyordum ben,
gün batarken dağlara düşen
bir gölge gibi
içimden çekilirken sen.
“İkimiz” kelimesi,
sadece acılarımızın
ve yalnızlığımızın
buluşmasıydı.
Bazen bu da güzel gelirdi bana.
Hani yelkovanın akrebi aşması gibi,
güneşin doğup batması,
bir nehrin kenarında
suyu seyretmek gibi,
gecenin orta yerinde
bir yıldızın kayması,
ya da gökyüzünde
bulutlara dalmak gibi…
Belki de yazgımız buydu:
yan yana gelmeden yanmak,
aynı göğe bakıp
başka yönlere savrulmak.
Öyle ya, sen rüzgârdın,
ben ise kupkuru bir dal.
Ne yeşertebilirdin beni
ne de yaprağımı dökebilirdin.
Biz olamıyorduk seninle;
“ikimiz” diye bir şey yoktu.
Peki bu yaşlar neden
dökülüyordu gözlerimden?
Onu da sonradan öğrendim:
Rüzgâr sert esince
göz yaşartırmış…
5.0
100% (2)