23
Yorum
47
Beğeni
0,0
Puan
1364
Okunma

yüzünde kırmızı kır çiçekleri açardı Sebahat
hep annenin küçük kızı yaramazı
sokak seni hep top oynayacak sanırdı
seke seke yürürdün her zaman özleyeceğin caddede
eline su dökemezdi hiç kimse güldüğünde
bir sokak seninle gülerdi
ne köylüydün ne kentli
Anadolu’nun ortasında bir kasabada
hayatı okurdun
çevrende toplanırdık adeta
ayıp sayıp bilmez konuşurdun her şeyi
annen diline biber sürmemiş
sokağa çıktığında kırmamış topuklarını
şöyle bir oturmamışsın sanki kıçının üstüne
sanki kuyuya düşüp ölmemiş baban
hiç hastalık ölüm görmemişsin
büyük bir sakız çiğner gibi kocaman ağzın
yaratılmış, şen kahkahaların için
hani köylü bir oğlanla evlenip İstanbul’a gittin
İstanbul dediysen o köy olan İstanbul
denizle boğazla ilgisi yok
çocukları hala köy kokusu taşır
yolu bozuk, araç zor çıkan zorlu yamacı
çok ayrı burada yoksul olmak
çocuklar İstanbul’a benzemez benizleri soluk
afra tafra yok kocaya; gücün yeterse çalış
kolay değil buraya ayak uydurmak
buranın her dem suratı asık
unuttun o eski gülmeleri Sebahat
öyle özledin ki doğduğun yolundan malların geçtiği evini
sığıra katılan hayvanların sesiyle uyandığın
pencerene sığışan büyük camiyi
mahalle kadınlarını kızlarını delisini
pencerelere taşan gülmelerini özledin belki
yanağındaki kır çiçeklerini
pencere önlerindeki sardunya kokusunu, küpeliyi
urgüye’nin Ali’yi bile aradın, bulamadın
arkasına vurup fotoğrafınızı çekerdi
münevver ile senin
yerli yerinde değildi artık sokağın ahalisi
mazinlerin ön yola arka dama dolandın
ne kendini ne kimseyi bulabildin Sebahat
yoktu altına oturup çeyiz işlediğin dut ağacı
penceresinden baktığın han sahipleri
her zaman oturduğunuz taş da yoktu duvar dibinde
içine ağladın Sebahat içine ağladın..
02. 12. 2016 / Nazik Gülünay