2
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
86
Okunma
Kasada genç bir kadın…
yüzünde, hayata küsmemiş
ama beklemekten yorulmuş
bir tebessüm.
Sepetime baktı,
"sağlıklı ürünler seçmişsiniz" dedi.
"Nereden biliyorsunuz?" dedim.
Gülümsedi.
"Ben diyetisyenim."
Bir an zaman durdu.
Kasadaki barkod sesi,
içimde kırılan
bir umut gibi
uzayıp gitti…
"Atanamadım..."
Dedi.
Sadece bir kelimeydi,
ama bütün gençliğimizin
yazgısı içindeydi.
Dersleri, ödevleri…
Loş ışıkta sabahlayan geceleri.
Ve zulada her dönem azalan
anne bilezikleri...
Nesi eksikti?
Bilgisi mi?
Çalışkanlığı mı?
Hayır...
Eksik olan
liyakati değildi.
Referansıydı.
Fişin arkasına
aceleyle yazdım telefonumu,
"özgeçmişini gönder."
Göndermedi.
Yol boyunca
aynı soru
içimde dönüp durdu.
Ne zaman
gençlerimize meslek yerine
sınav tarihleri vermeye başladık?
Ne zaman
emek
bir telefon kadar
söz geçiremez oldu?
Oysa yıllarca
kürsülerden
"Çalışırsanız başarırsınız"
diyordum.
Şimdi
kendi sözlerimden
utanıyorum.
Bir zamanlar torpil,
fısıltıyla söylenen bir utançtı.
Şimdi kartvizit oldu
bütün kapıları ardına kadar açtı.
Bir akşam
yine gördüm.
"Hala buradasın?"
"Yakında sınavım var."
"Neresi?"
"Adalet Bakanlığı”
Sustu.
Gözlerini kaçırdı.
Neredeyse fısıldadı.
“Zabıt katipliği”
Bol şans diledim.
Ama
içimden geçeni
söyleyemedim.
Ve ben o akşam
eve
yalnızca aldıklarımı değil,
yarım bırakılmış
bir geleceği de
getirdim.
O gün anladım;
en ağır yük,
elimdeki poşet değilmiş.
Bir ülkenin,
kendi çocuklarını
hayallerini unutmaya mecbur etmesiymiş.
Çünkü bir ülke,
öğretmenini bekleyişe,
doktorunu göçe,
mühendisini tezgaha,
diyetisyenini kasaya,
gençliğini gurbete
mecbur bırakıyorsa,
kaybedilen
yalnızca umut değildir;
yarım kalan,
bir ülkenin geleceğidir.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.