5
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
199
Okunma
Ceplerim dolu geldim sana.
Ellerim, gönlüm dolu…
Hiç üşenmedim,
doğumumdan bu yana biriktirdim korkularımı.
Gözünden düşmeyi,
alçakta kalmayı,
en çok, en çok da sensiz kalmayı ekledim sonrasında.
Gün gün biriktirdim bu korkuyu.
Sana bundan hiç söz etmedim.
Göğsümdeki yerin gönlümün marifetiydi.
Bu yüzden dillendirmedim.
Santim santim ölçtüm kaşını, bakışını,
yüzündeki her bir nakışı…
Tenine dokunan güneşin damarlarını,
rüzgârın taradığı saçlarını,
tam konuşacakken dudaklarındaki susmayı…
Bir bir kendime ettim.
Sana söylemedim.
Ev dedim seninle ilgili ne varsa; evim…
Zaman zaman çarpıp kapıyı çıktım.
Bazen bile isteye anahtarlarımı kaybettim.
Hiçbir şey değişmedi.
Zaman beni senden alıp
başka yere bırakmadı.
Günler uzadı, akrep yelkovanla barışmadı.
Gece kuruyan boğazıma
su diye anılarımızı yudumladım.
Çoğu boğazımda düğümlendi.
Ağaçların dallarına benzettiğim kucağını,
mültecisi olduğum bütün duyguların ilticasını
aynı anılarda aldım.
Ceplerim dolu geldim sana.
Daha önceki gelişlerim gibi.
Serseri düşüncelerimin burnunu sürte sürte terbiye ederek.
Saçımın sakalımın dağınıklığını el yordamıyla toplayarak.
Karşında mahcup,
karşında senden başka bir şeyi olmayan o insan olarak.
Söylenmeyi bıraktım.
Beklemeyi, kızmayı, ağlamayı bıraktım.
Tek kötü alışkanlığım sensin şimdi.
Göz kapağımın seğirdiği,
başım sıkışınca gelen tek sarılma isteği, sensin.
Bu kadar toprağa,
bu kadar yeni doğuma hazır değil gönlüm, bilmiyorsun.
Seni sığdırdığım içim,
patladı patlayacak, bilmiyorsun.
Senden başkasını duymuyor kulaklarım.
Aklım almıyor senden başkasını.
Kafamdaki süzgece bir sen takılıyorsun, bilmiyorsun.
Siyah saçların tane tane birer ok!
Siyah saçların göğsümü tam on ikiden…
Kirpiklerin, kaşların…
Tam on ikiden!
Sen nasıl bir avcısın, bilmiyorsun.
Ceplerim dolu geldim sana.
Ellerim, gönlüm dolu…
Hiç üşenmedim, biriktirdim korkularımı.
Gözünden düşmeyi,
alçakta kalmayı ekledim daha sonra.
En çok seni, en çok seni kaybetmeyi…
Toprağın karnına sığamıyorum artık, bilmelisin.
Göğün altında küçüldükçe küçülüyor bedenim.
Yastığımla, yorganımla kavgalara tutuşuyorum.
Kafamın içinde tanımadığım misafirler ağırlıyor,
Her biriyle ayrı ayrı kavgalara tutuşuyorum.
Kimi benden çok severmiş seni,
kimi sen olmasan da olur düşüncesinde.
Aklımı kana bulayacak hallerdeyim, bilmiyorsun.
Yaşadığın şehir şaşalı, uzak.
Yaşattığın şehir yoksul, karanlık.
Ve ben bu yoksullukta,
bu karanlıkta sen olmadan ölebilirim.
Abartılı bir sancının doğurduğu sözcükler değil bunlar.
Bedenim… en çok,
en çok bedenim, kangren konakçısı.
Tüm korkularımı besleyen anne memesi.
Çocukluğumda maruz kalmadığım ninni huzuru.
Gel diyebilecek cesaretim olsaydı
ya da çekip gelebilseydim şehrinin şaşasına,
seni bu kadar sevebilir miydim bilmiyorum.
Uzak olduğun için mi bu kadar seviliyorsun,
yoksa bu kadar sevildiğin için mi bana uzaksın…
Cevabını asla alamayacağım,
Ve senin hiç duymayacağın bu küflü soruların
kâğıttan gemisinde seyahat ediyorum karanlığımda.
İşte bu yüzdendir ki
karanlığım daha çok bir umman.
Ummanı sever misin, bilmiyorum.
Sana buralardan selam ederim.
Beni siyah saçlarından,
ela gözlerinden,
birkaç harfi yuvarlayan dilinden azad etmelisin.
Uzakları yakın etmek gibi alışkanlıklarım var, biliyorsun.
Bana dair bir tek bunu biliyorsun.
Yine yakın ettirme uzakları.
Ya çek gel Umman’ıma
sandalımda yoldaşım ol,
ya da kapat kapılarını eşiğinde kuruduğum evinin.
Şimdilik korkularımı da alıp kulağımdaki ninniyle senden haber bekliyorum.
Tebessümünden,
sesinden ve oraya buraya çarpan bakışlarından
sevgi ve hasretle,
uzun uzun öpüyorum.
Ceplerimin yükünden ayaklarımı sürüye sürüye
uzaklarımı daha da uzak etmeye gidiyorum.
Gecikmeden haber ver!
Daha içecek şarabımız,
atacağımız çok kahkaha var.
Kapatılması gereken meselelerin listesini
Şimdilik kendime saklıyorum.
Hoşça kal
ya da
gel hoşça!
5.0
100% (9)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.