6
Yorum
15
Beğeni
5,0
Puan
119
Okunma
Ben Dersim’im, sen yer gök bakır diyarı!
Tövbe tutmaz günâhlar!
Bir yanımız kırılgan ürperti, bir yanımız sarp uçurum…
Dört duvar arasında,
kaç kere öldük yangın ateşlerde!
İşte o küllerin içinden,
bakır göğün altında
yağmaya hazır bulut diyarında;
Unuttuğumu yepyeni bir hakikatle hatırladım yeniden…
Gözleri umut aşılayan çocuklar, harabeler arasında koşturan,
Savaşı sobeleyen o mağrur barış; Azrail’in atladığı hendeklerden...
Kadim bir suskunluk devirdim aramıza, yasaklı alfabemizle,
Biz yanarız; Ağrı’nın har kalbi eritir karları dağlarımızda…
Kendi boşluğunda asılan iki damlaydık,
Çarpışınca kurak topraklara can suyu olduk…
Köklerimden sökülüp göğsüne sürgünüm şimdi;
Göğnümden göğüne bin şiir ahtım olsun.
Özlemek diyorum; kalbimi kuşatan o adsız güzelliğine,
Barikatlar kuruyorum sınırlarına; keder sızmasın diye el değmemiş toprakların sadece benim olsun.
Açmadan solan tomurcuğun vebalini taşır bülbül;
Bülbül öter, arz ile arş figan eder...
Ama öyle de böyle de güneş doğar gülün yüzüne mahir bir elle,
Sen bülbülsen de, narın zar ağlamasın artık bu iklimde.
İki yara, birbirimize gün gibi açıldık ve gördük;
Kaynaştıkça kabuk bağlayıp düşecek bizden o eski acılarımız.
Gülüşün gözlerime açan nevbahar,
İçimdeki çocuk, o sığ sulardan kurtulmuş bayram ediyor.
Özge bir elçisin artık, bu onurlu aşk ütopyamızda.
O kutsal gün beklemediğimiz bir anda gelecek ve ben Diyarbakır surlarından sana cennet cennet bakacağım Ewinamın!
Vaha Sahra
5.0
100% (8)