0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
48
Okunma
Gece, uzun bir yolculuktan dönen
yorgun bir tren gibi giriyor içime.
Kimse karşılamıyor onu,
kimse el sallamıyor perondan.
Sadece ben,
içimdeki boş bankta oturmuş
kendi sesimi bekliyorum.
Yıllardır taşıdığım o ince sızı
artık adını söylemeden de tanıdığım biri.
Yanımda yürüyor,
aynı kaldırım taşlarına basıyor,
aynı gökyüzüne bakıyor benimle.
Bazı acılar,
insanın gölgesi gibi sadık oluyor.
Bir zamanlar
her şeyi onaracak bir sabah olduğuna inanırdım.
O sabahın kapısını çalacak,
içeri girip
bütün yaralarıma isim verecektim.
Ama hiçbir sabah
kimseyi evlat edinmiyor aslında.
Herkes, kendi karanlığının nüfusuna kayıtlı.
Şimdi anlıyorum:
İnsan, en çok kendine geç kalıyor.
En çok kendi sesini duyamıyor kalabalıkta.
Ve en çok,
içinde büyüttüğü çocuğu
kimseye teslim edemiyor.
Menekşe lekesi hâlâ orada.
Kalbimin sol tarafında,
yıkanmayan bir hatıra gibi duruyor.
Ne zaman unutmaya kalksam
parmak uçlarıma mor bir serinlik bulaşıyor.
Belki de hayat
tamamen iyileşmek değil,
o lekeyle yaşamayı öğrenmekmiş.
Belki de bazı yaralar
silinmek için değil,
insanı biraz daha insan etmek için varmış.
Gökyüzüne son kez bakıyorum.
Bir bulut geçiyor,
kimseye ait olmayan bir bavul gibi.
İçinde eski akşamlar,
yarım kalmış sesler,
ve adını koyamadığım o renk var.
Sonunda anlıyorum
Kalbimde taşıdığım bütün kırmızı,
zamanla mora dönen bir menekşe lekesiymiş.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.