Bir şey üzerinde yirmi yıl çalışıp yirmi yıllık değerli deneyim elde edebilirsiniz ya da yirmi kere bir yıllık deneyiminiz olur. (gwen jackson)
Erdem Öztürk
Erdem Öztürk

Evime dönüyorum

Yorum

Evime dönüyorum

( 1 kişi )

0

Yorum

4

Beğeni

5,0

Puan

32

Okunma

Evime dönüyorum

kör bir yükseklikten indim,
inişin kendisi bir merdiven değildi zaten,
ayaklarımın altında dağılan şeyin
yer mi, zaman mı, yoksa eski bir karar mı olduğunu
sonradan anlayacaktım.

cebimde kırık bir saat taşıyordum,
akrep yelkovanı kovalamaktan vazgeçmiş,
dakikalar birbirine küs,
gün dediğin şey yarım bırakılmış bir cümle gibi
havada asılı kalmıştı.

evin içi konuşmuyordu artık,
duvarlar suskunluğun sert lehçesini öğrenmişti,
bir sandalyeye otursam
başka birinin yorgunluğu kalkıyordu altımdan,
kalksam
yerimde ince bir suçluluk izi kalıyordu.

mutfakta unutulmuş bir koku vardı,
ne yemeğe benziyordu ne geçmişe,
insan ancak çocukken böyle kokar
sonra bir daha rastlamaz buna.

ben o kokuya yaslanıp
kendi içime doğru yürüdüm,
uzun bir koridordu bu,
ışıkları hep arkamdan kapanan,
ilerledikçe daralan.

kelimeler ağırdı,
ağır oldukları için değil,
taşınmak istemedikleri için.
bir poşet dolusu heceyle
beş kat merdiven çıkmış biri gibi
nefes nefese kalıyordum her cümlede.

bir süre sonra
konuşmanın gereksiz bir icat olduğunu düşündüm,
çünkü bazı acılar
ancak anlatılmadığında yerli yerinde duruyor.

sokakta yürürken
yüzler birbirinin kopyasıydı,
kimse kimseye benzemiyordu ama
herkes aynı yerinden eksikti.
göz göze gelmemek
en yaygın görgü kuralıydı artık.

bir çocuğun attığı taş
tam kalbime gelmedi mesela,
ama sesini tanıdım,
eskiden içimde bir yerden düşen
aynı taştı bu.

akşam olunca
gölgeler eve benden önce giriyor,
koltuklara yayılıyor,
beni ayakta bırakıyordu.
ışığı açmadım,
çünkü karanlık bazen
daha dürüst davranıyor insana.

kendimle konuşmayı denedim,
aynı dili konuşmadığımızı fark ettim.
ben susmak istiyordum,
ben cevap bekliyordum.

bir defter açtım,
ilk sayfasına uzun uzun bakıp
hiçbir şey yazmadım.
boşluk bazen en doğru anlatımdır.

gece ilerledikçe
zaman yumuşadı,
saatler eriyip yere aktı sanki.
bir an için
her şeyin düzelebileceğine inandım,
sonra inancın da
fazla mesai yaptığını fark ettim.

içimde bir yer
ısrarla çocuk kalmak istiyordu,
bir yerim de
bunu çoktan geç kalmış sayıyordu.
iki taraf arasında
sessiz bir ateşkes vardı.

pencereyi açtım,
dışarıdan gelen sesler
beni çağırmıyordu,
sadece var olduklarını bildiriyordu.
ben de içeriden
aynı şeyi yaptım.

şimdi buradayım,
ne tam eksik
ne tam tamam.
bir şiirin kenarında oturmuş,
kendi adını hatırlamaya çalışan
uzun bir cümleyim.

ve kapatıyorum bu metni,
yüksek sesle değil,
içimden bastırarak,
çünkü bazı şeyler
ancak bastırıldığında
kapanıyor.

sorular soruluyordu
ve ben cevap vermenin bir tür itiraf olduğunu
çok önceden öğrenmiştim.
susmayı seçtiğimde bile
suskunluğumdan delil toplamaya çalışıyorlardı.

pas diyordum,
üstüme doğru yürüyen bir kelimeydi bu,
kirli ama dürüst,
ellerini yıkamamış bir hakikat gibi.
pas diyordum
ve paslanmak bir suç sayılıyordu artık.

kaçıyordum,
ama kaçmak sandıkları gibi bir hız meselesi değildi,
yerimde durarak uzaklaşmanın
ince bir tekniğini geliştirmiştim.
ayaklarım sabitti,
dünya altımdan çekiliyordu.

bir masa kurmuşlardı önüme,
üzerinde dosyalar, etiketler,
yarım bırakılmış cümleler,
her biri bana ait sanılan
ama hiç benim olmayan hayat parçaları.
bakmamı istediler,
bakmadım.

çünkü bakmak,
bir şeyi kabul etmeye çok yakındı.

kaçtığım her yerde
aynı ses beni buluyordu,
ısrarcı, tok,
alışkanlık kazanmış bir ses.
insan bir süre sonra
kovalanmaktan değil,
yakalanacak olmaktan yoruluyor.

bir köşeye çekildim,
adı olmayan bir köşeydi bu,
haritalarda işaretlenmemiş,
kimsenin adres tarif edemediği.
orada bekledim,
beklemekle kalmanın arasındaki
ince farkı düşünerek.

zaman beni çağırdı,
gitmedim.
geçmiş omzuma dokundu,
silktim.
gelecek göz kırptı,
görmedim.

çünkü bazı yüzleşmeler
erken yapılınca
ömür boyu sürüyor.

kaçarken anladım,
insan en çok
kendisine doğru koşarken yoruluyor.
arkamda bıraktığım izler
beni ele veriyordu,
önümde açılan yollar
beni tanımıyordu.

bir süre sonra
nefesim bile izinsizdi.
aldığım her soluk
hesap soran bir bakışla karşılanıyordu.
ben de soluğu kısalttım,
kendimi daha az belli etmek için.

bir duvar dibinde
kendi gölgeme rastladım,
benden önce gelmişti buraya.
ona selam vermedim,
çünkü gölgeler
hatırlanmak ister.

kaçışım uzadıkça
yük hafiflemiyordu,
sadece alışıyordum ağırlığına.
bu da başka bir tür taşımaktı.

şimdi hâlâ bu çatıdayım,
rüzgârın bile temkinli estiği,
kelimelerin kenarlardan sarktığı yerde.
aşağıda sesler çoğalıyor,
yukarıda suskunluk derinleşiyor.

sorular hâlâ soruluyor,
ben hâlâ cevap vermiyorum.
kaçmakla kalmak arasında
ince bir çizgi var,
üzerinde duruyorum,
düşmemek için değil,
düşmeye değer bir taraf seçene kadar.

şimdi söyle,
hangi kırgınlığıma susayım,
hangisi daha eski, hangisi daha acil,
hangisi adımı duyunca başını çeviriyor,
hangisi hâlâ aynı sandalyede beni bekliyor.

ben susmayı öğrendikçe
kırgınlıklar çoğaldı,
her biri kendine ait bir sessizlik istiyor,
biri gözlerimde kalsın diyor,
biri sesimde çatlasın,
biri hiç görünmeden
omurgama yerleşmekte ısrarcı.

gecelerime bir mehtap doğmasını beklemiştim,
öyle ansızın değil,
usulca, izin alarak,
karanlığın kalbini ürkütmeden.
bir ışık gelsin demiştim,
gelip her şeyi açıklamasın ama
en azından yolumu bilsin.

bekledim.
çatı eskidi,
rüzgârın yönü değişti,
şehir aşağıda başka bir hayata geçti.
bekledim.
bir işaret,
küçük bir yanılma,
“buradayım” diyen bir gölge bile yeterdi.

görmedin.

belki baktın ama tanımadın,
belki tanıdın ama durmadın.
insan bazen kurtarılmayı değil,
fark edilmeyi bekler,
o ince farkı hep karıştırırlar.

ben bu çatıdayken
her şey aşağıda olmaya devam etti.
kahkahalar bölündü,
pencereler açıldı kapandı,
birileri aşık oldu,
birileri vazgeçti.
hiçbiri bana çarpmadı.

şimdi gecelerim uzun,
ama karanlık değil.
aydınlık da değil.
beklemekten kalınlaşmış bir zaman bu,
dokunsan iz bırakıyor.

hangi kırgınlığıma susacağımı bilmiyorum artık,
çünkü sustuklarım konuşmaya başladı.
rüyalarımda bile
yarım kalmış cümleler uyanıyor.

mehtap doğmadı gecelerime,
ama karanlık da tam yerleşmedi.
belki de kurtuluş dediğim şey
bir ışık değildi,
birinin dönüp
“seni gördüm” demesiydi.

şimdi burada duruyorum,
çatının kenarında değil,
tam ortasında.
düşmeye niyetim yok,
inmeye de.

sadece şunu biliyorum:
beklemek,
görülmeyince
insanı kurtarmıyor,
ama insanı
kendisine çok yaklaştırıyor.

bazı arkadaşlarımı özlüyorum,
bunu itiraf etmek bile
uzun süre kendime yasakladığım bir cümleydi.
özlemek zayıflık sanıldı,
oysa en çok güçlü sandıklarımızdan eksiliyor insan.

onlara kırılmıştım,
kırılmak öyle büyük bir gürültüyle olmadı,
ince ince oldu,
ses çıkarmayan çatlaklar gibi.
bir bakmıştım,
aynı masada oturuyoruz
ama bardaklarımız birbirine değmiyor.

bağımı kopardım,
koparmak dediysem
makasla değil,
zamanla oldu.
önce aramamaya alıştım,
sonra sormamaya,
en son
adlarını içimden anmamaya çalıştım.

üzüldüm.
bunu da küçülterek yaşadım.
kimse fark etmesin diye
üzüntümü katladım,
ceplerime sığdırdım,
gülüşlerimin arkasına sakladım.

ama şimdi,
bu çatıda dururken,
rüzgâr eski günlerin yönünden esiyor.
birinin yarım bıraktığı cümlesi geliyor aklıma,
birinin kahkaha atarken
başını geriye atışı,
bir başkasının susarak
en doğru şeyi söyleyişi.

özlemek
geri dönmek istemek değil bazen,
sadece bir zamanlar
aynı yerden bakabildiğini hatırlamak.

onlara kızgındım,
kendime de.
çünkü bazı kopuşlar
iki tarafı da yetim bırakıyor.
bunu geç anladım.

şimdi adlarını saymıyorum,
çünkü saysam
bir eksik çıkacak.
bir fazlalık değil,
hep eksik kalıyor bu tür listeler.

bu çatıda
her şey yavaşlıyor.
özlemek bile
acele etmiyor artık.
içime oturuyor,
yerini biliyor.

keşke demiyorum,
çünkü keşke
olmamış şeylere çok yakışıyor.
olmuş olanlar
başka bir dille konuşuyor.

belki bir gün
aynı sokakta karşılaşırız,
konuşmayız.
belki konuşuruz ama
en az konuşmamız gereken yerden.
bilmiyorum.

bildiğim şu:
bağ kopmuş olabilir,
ama iz kalıyor.
ve insan bazen
en çok
izlerini özlüyor.

şimdi burada duruyorum,
çatının üstünde,
eski dostlukların ağırlığıyla değil,
boşluğuyla.
ikisi de taşıması zor,
ama boşluk
daha çok üşütüyor.

bir çocuk hâlâ üşüyor içinde,
üzerine örtsen yanar,
çeksen donar.
ben de tam o aralıkta yaşıyorum
yanmadan, dönmeden, ölmeden,
kırmızı kırmızı.



bir mendil gibi sıkılmış zamanların içinde
kırış kırış duruyorum,
açılmamı bekleyen eller
çoktan başka cebin yolcusu.

bir sabah kapıyı açsam
kendimden içeri geçsem istiyorum;
ayakkabılarımı çıkarıp
"hoş geldin" desem kendime,
ama eşiğimde hep bir eksilme,
ama paspasın üstü hep yorgun.

cam kenarında bekleyen fincanlar gibi
sessizliğe alıştım,
şimdi biri çay bile koysa
bir yudumdan fazlasını yudumlayamam.
çünkü bazı kelimeler
soğuyunca incitir.

kırmızı hâlâ üzerimde,
ama bayrak değil artık,
ateş de değil,
daha çok bir kumaş parçası gibi,
eski bir gömleğin cebinde unutulmuş,
üzerinde mektup izi var hâlâ,
okunmamış.

birilerini affettim sandım,
meğer sadece alışmışım yokluklarına.
bazı insanlar geri gelmez,
çünkü gidişleri bile gelmemiştir tam.
bir yolun tam ortasında
düşürülmüş bir çanta gibi,
içindekiler dağılmış ama
kimse toplamıyor.

şimdi yağmur yağıyor
pencereyi silmeye elim varmıyor,
çünkü dışarısı netleşirse
içerisi daha bulanık olur gibi.

bazen kendi kendime
"iyi misin?" diye soruyorum
cevabı bilmediğimden değil,
duymaya cesaretim olmadığından.

bu şehir,
bir zamanlar oyun alanımdı;
şimdi her sokağında
küçük bir terk edilmişlik taşıyorum.
çocukluğumun top oynadığı duvarlar
şimdi yas ilan etmiş gibi suskun.

birisi elime bir çiçek verse
onu nereye koyacağımı bilemem,
çünkü artık her vazoya bir cenaze sığıyor.
birisi sevdiğini söylese
o sesi nereye koyacağımı da.

ağlamadım değil,
ama gözyaşlarım
hep yanlış yerden aktı:
bir şarkının ortasında,
ekmek alırken,
dizimde eski bir yara kabuk tutarken.

şimdi bir şiirin kenarındayım yine,
çatıdan aşağı bakan bir kuş gibi,
düşmemek için değil,
uçup gitmeye cesaretim olmadığından.

ve biliyorum,
bir gün biri gelir,
adımı usulca söyler,
kırmızımı fark eder,
belki bir mendil çıkarır cebinden
"bunu sen düşürmüşsün" der.

ve ben o zaman
ne yanar
ne donarım.
o an,
tam o an,
kırmızıdan başka bir renge geçer içim.

ama şimdi değil.
şimdi hâlâ o çocuğun
üşümemek için kıpırtısız durduğu yerdeyim.
bana dokunsan,
düşerim.
dokunmazsan,
kalırım.
arada bir yerim,
büyüyen bir sızı gibi:
kırmızı,
kırmızı.


artık kırmızı değilim,
ama rengim hâlâ geçmiyor hiçbir çamaşırdan.
çünkü bazı lekeler kan değil,
anı olur
silindikçe bağırır.

bir mendil gibi düşmüştüm hayatın cebinden,
kat yerlerimden kırılmıştım
ve sen o kat izlerini hiç açmadın.
çünkü açsan,
her kıvrımdan bir ses çıkacaktı.
biri çocukluğum,
biri annemin saçından sarkan kokular,
biri ise adımı unuttuğum gecelerden.

şimdi hangi kırgınlığımı anlatayım,
hangisini süpüreyim eşiğin önünden?
ceketimin iç cebinde hâlâ bir çocuk ağlıyor,
her sabah uyanıyor
ve kimseyi bulamayınca
aynı yere tekrar uyuyor.

gece lambalarının altından geçtim yine,
çocukluğum dizime çarptı
bir taşa çarpan futbol topu gibi.
yara açılmadı belki ama
iz daha da koyulaştı.

ellerim,
bir zamanlar kendi omzumu saracak kadar cesurdu.
şimdi uzatsam
bir yabancıyı bile tanıyamam.
çünkü ben
kendimi bile yabancılamışken
kimseye “kal” diyemedim.

şehrin en yüksek çatısında
sorulardan kaçarken,
yanıtların beni bir tavan arası gibi sıkıştırdığını gördüm.
her cevap bir ağırlıktı,
ve ben o ağırlıkla
balkabağından yapılma bir arabayı süremezdim.
çünkü dönüşler masallarda olurdu,
gerçekteyse yol hep eksik kalırdı.

şimdi sana desem:
“beni neyle tanırsın?”
elini alnına götürürsün belki,
ama hiçbir anı dönüp bakmaz sana.
çünkü ben
unutulmanın en sessiz yerinde
kendime şiir ördüm,
bir battaniye gibi,
üşüyen her kelimenin üstüne serdim.

ve işte,
son kez buradayım.
ne geri dönmek istiyorum
ne başka bir isimle başlamak.
çünkü her adımda
beni bana hatırlatan bir iz var.

evin ışığı açık kalmış,
içeride ne kimse var
ne kapatacak biri.
ben sadece ara sıra
pencereden bakıyorum
kendime.

belki bir gün,
biri çalacak bu kapıyı.
içeri girmeyecek.
ama "buradaydım" diyecek.
ve ben o günü
şimdiden yazıyorum,
kırmızıyla değil,
suskunlukla.

çünkü bazen,
en güzel kapanış
bir kelimenin söylenmemesidir.

şimdi
kapanıyorum
göbek deliğimden değil,
gözlerimden.

kapanıyorum,
çünkü hiçbir yangın
sonsuz yanmaz.
küllerle örtülür her şiir,
ve ben
kendi içimde
bir kez daha
evime dönüyorum.

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Şiiri Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Evime dönüyorum Şiirine Yorum Yap
Okuduğunuz Evime dönüyorum şiir ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Evime dönüyorum şiirine yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL