0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
11
Okunma
Bir vakt-i hazînde yürür kalbim,
sükûtun gölgesini omuzlayarak eğri bir yoldan,
merdiven trabzanında kalan sıcaklık
kimin eli olduğunu söylemez,
masa kenarında duran anahtar
ağırlığıyla konuşur,
hangi kapıyı değil
hangi hâli açmadığımı hatırlatır.
Rûh bu bedende misafir gibi gezinir,
ne tam yerleşir ne bütünüyle çekilir;
arzu ile edep arasında
ince bir çizgi uzar,
pencere aralığından giren rüzgâr
kararı yerinden oynatır,
perde yarım kalır,
ışık tereddütte durur.
Zaman âheste konuşur,
bir şey söyler gibi yapar,
sonra susar;
sükût kelâm olur,
yerini bilince,
saat masanın üstünde
yalnız tikini bırakır,
takını yanında götürür.
Gönül harap bir han gibidir;
uğrayan yüzler
bir sandalyeye oturur,
kalkarken geriye
soğuk bir bardak izi bırakır.
Duvar nefesi tutar,
gece boyunca
o iz yerini arar.
Niyet temiz sanılır,
ama çekmecede kabaran kâğıtlar
başka şeyler fısıldar;
insan kendine hesap açtıkça
rakamlar karışır,
kalem yana kayar,
sayılar yer değiştirir.
Aşk eski bir kelime gibi durur,
ağırlığı dilden önce gelir;
söze yaklaşınca incelir,
susunca büyür,
tam söylenmez,
ağızda kalır,
yerini arar.
Dünya köşesi kıvrılmış bir defter gibi
masanın ucunda bekler,
düşecekmiş hissi
okumaktan güçlüdür.
Sayfalar rüzgârla çevrilir,
okudukça eksilme hissi dolaşır,
kapatınca sızı
başka bir satıra taşınır.
Yol bir yere çıkar sanılır,
ama yolun kendisi
dağıtmayı sever;
parçalar etrafa yayılır,
anahtar masada kalır,
kapı akıldan düşer,
toplamak fikri
nereden başlanacağını bilmeden
askıda durur.
Sonra fark edilir:
insan vazgeçtiği yerde durur,
oradan geçmez,
geçmediği için de
orada bekleyen şeyi
adıyla çağırmaz.
Anahtar hâlâ masadadır,
açmaz,
kapanmaz,
sadece orada durur.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.