0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
24
Okunma
Evlat acısı…
Nefes almanın bile suç gibi geldiği bir ömürdür.
Evlat acısı, sabaha uyanmaya utanmaktır.
Gözlerini açtığında “Ben neden hâlâ buradayım?” diye kendine hesap vermektir.
Hava ciğerlerine dolarken, o nefesi hak etmediğini düşünmektir.
Kalbin atar ama her atışta seni biraz daha cezalandırır.
Evlat acısı, zamanın durması değil;
zamanın acımasızca akıp senin yerinde saymandır.
Herkes yaşar, güler, devam eder…
Sen ise bir fotoğrafın önünde
yıllardır aynı çığlıkta donup kalırsın.
Evlat acısı, sofraya oturup lokmayı boğazından geçirememektir.
Çünkü o lokma düğümlenir,
“Ben tokken o nerede?” diye yakar içini.
Bir bardak suyu bile içemezsin rahat,
çünkü susuzluk senin değil, onunmuş gibi gelir.
Evlat acısı, geceleri Allah’a sitemle dua etmektir.
“İsyan etmiyorum” dersin
ama sesin titrer.
Secdede başın yere değdiğinde
kalbin paramparça dökülür halının üstüne.
Kalkmak istemezsin,
çünkü ayağa kalkmak hayata devam etmek demektir
ve sen devam etmeye cesaret edemezsin.
Evlat acısı, mezar taşına sarılıp
“Annen buradayken sen nasıl gidersin?” diye
hıçkıra hıçkıra ağlamaktır.
Toprağa değil,
kaderine ağlamaktır.
O toprağın üstünde nefes alırken
altında yatan evladına karşı
kendini suçlu hissetmektir.
Evlat acısı, güçlü görünmektir mecburen.
Diğer evlatların üzülmesin diye
feryadını içine gömmektir.
Gülümserken içinin çürüdüğünü
kimse bilmez.
Herkes seni “sabırlı” sanar,
oysa sen her gün biraz daha eksilirsin.
Evlat acısı,
takvim yapraklarının değişip
acının hiç eskimemesidir.
“Yıllar geçer” derler…
Geçen sadece günlerdir,
acı ilk günkü gibi tazedir.
Evlat acısı, kalabalıkların ortasında
yapayalnız kalmaktır.
Sesler duyarsın ama sana ait değildir.
Gülüşler görürsün ama içini daha çok kanatır.
Çünkü senin dünyan,
evladının sustuğu yerde susmuştur.
Evlat acısı, aynaya bakamamaktır.
Kendini tanıyamazsın artık.
Gözlerindeki ışık sönmüştür,
yüzündeki çizgiler zamandan değil,
acıdan kazınmıştır.
Her kırışık bir feryattır.
Evlat acısı,
“Alıştım” diyenlerin yalanını bilmektir.
Hiçbir anne alışamaz evlatsızlığa.
Sadece susmayı öğrenir.
Sadece acısını yutmayı öğrenir.
Ama kalbi her gün yeniden parçalanır.
Evlat acısı,
bir başkasının mutluluğuna bile
vicdan azabıyla bakmaktır.
“Kıskanmıyorum” dersin
ama içinden bir şey kopar.
Çünkü senin evladın da gülmeliydi,
senin de böyle günlerin olmalıydı.
Evlat acısı,
“Keşke”lerle yaşamaktır.
Keşke son kez daha sarılsaydım…
Keşke daha çok öpseydim…
Keşke seni göndermeseydim…
Ve o keşke’ler
her gece yastığa başını koyduğunda
boğazına düğümlenir.
Evlat acısı,
ölümü beklemek değil,
ölümle yaşamaya mahkûm olmaktır.
Yaşıyorsundur ama eksik,
nefes alıyorsundur ama suçlu gibi,
gülüyorsundur ama utana utana…
Evlat acısı olan bir anne
asla eskisi gibi olmaz.
Sadece ayakta durur.
Sadece dayanır.
Sadece Rabbine sığınır.
Bu acının
ilacı yoktur.
Tesellisi yoktur.
Sonu yoktur.
Evlat acısı,
yaşamakla ölmek arasında
asılı kalmaktır.
Kalbin bir mezar taşının başında kalmışken
bedenin hayata mecbur bırakılmasıdır.
Ve bir anne bilir ki…
Evladını toprağa verenin
yüreği de o gün gömülür.
Geriye kalan sadece
nefes almanın bile suç gibi geldiği
bir ömürdür.