0
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
57
Okunma
"Yasemin Öztürk’e"
Bazı insanlar hayata geç kalmaz;
hayat onlara erken gelir.
Henüz yaşanmamış günlerin kapısını çalar,
ayakkabılarını çıkarmadan içeri girer,
salondaki en güzel koltuğa oturur
ve ev sahibinden önce konuşmaya başlar.
Sen susarsın.
Çünkü bazen kelimeler içeride büyür,
söylendiğinde bir şeyi yakacak kadar ağırlaşır.
Bir süredir kanın mevsimini şaşırmış.
Dışarıda yaz geçiyor,
pencereler açılıyor,
insanlar akşam serinliğinde sokaklara çıkıyor,
çocuklar dondurma yiyor,
ama senin bedeninde
kış bir türlü çekilmiyor.
İliği üşüyen bir şehir gibi
kendi içine kapanıyorsun.
Doktorlar bazı sayıları
alçak sesle yan yana koyuyor.
Sen o sayılara bakarken
sanki senden değilmiş gibi davranıyorsun.
İnsan bazen
kendi bedeninin söylediği şeyi duymamak için
başka seslere ihtiyaç duyuyor.
Belki bütün hikaye
tam da burada başladı.
Kollarındaki iğne izleri takvim gibi.
Bir pazartesi.
Bir perşembe.
Bir gece yarısı.
Bir sabaha karşı.
Hangi gün ne kadar yorulduğunu
bedenin senden daha iyi hatırlıyor.
Sen unutmaya çalışıyorsun.
Çünkü unutmak bazen
insanın bulabildiği tek yastık oluyor.
Başını koyup
birkaç saat uyumak istiyorsun.
Sadece birkaç saat.
Acının sustuğu,
bedeninin senden bir şey istemediği,
yarının kapının arkasında beklemediği
küçücük bir zaman.
Ve birileri çıkıyor karşına.
Ceplerinde geceler taşıyan insanlar.
Sana
“al, biraz unutursun” diyorlar belki.
İnsan en çok
çok yorulduğunda inanıyor yanlış insanlara.
Çünkü boğulan biri
kendisine uzatılan elin
kime ait olduğunu sormuyor.
Tutuyor.
İşte buna üzülüyorum.
Sana değil.
O ele.
Çünkü sen bir karanlığa ait değilsin.
Sadece bir gece
ışığın nerede olduğunu şaşırdın.
Sonra birkaç gece daha.
Hepsi bu.
Bir insanın bütün ömrü
birkaç yanlış geceden ibaret olamaz.
Bazen insan ölmek istemez.
Bunu kimse anlamıyor.
Sadece
bir süreliğine yaşamaktan izin almak ister.
Saatini çıkarıp masaya bırakmak,
bedeninden sessizce dışarı çıkmak,
“ben birazdan döneceğim” deyip
kendi acısını odada yalnız bırakmak ister.
Senin yaptığın biraz buydu belki.
Kaçmak değil.
Dinlenmeye yanlış bir yer seçmek.
Ama bazı yataklar uyutmaz.
Bazı kapılar dışarı açılmaz.
Bazı şeyler acıyı almaz;
sadece acının sesini kısar.
Ve ses kısılınca
insan yaranın kapandığını sanır.
Oysa yara oradadır.
Sabah olunca
daha sessiz,
daha yalnız
ve biraz daha üşümüş.
Şimdi bir odadasın.
Cam kapalı olsa da üşüyorsun belki.
Battaniyeyi biraz daha çekiyorsun üzerine.
Bunun korunmakla ilgisi yok.
Alışkanlık.
Çünkü alışkanlıklar,
insanın elinden alınan şeylerden sonra
en son kalanlardır.
Bir şeyler giriyor damarlarından içeri.
Kırmızı.
Sessiz.
Hiç tanımadığın bir insanın
içinden sana doğru yürüyen
küçük bir hayat gibi.
Düşünsene,
bir yabancı
seni hiç tanımadan
sana kendinden biraz yaşam bırakmış.
Belki iyilik tam olarak budur.
Adını bilmediğin birinin
sen yaşa diye
kendi bedeninden bir şey vermesi.
Dünya çok kötü bir yer diyoruz ya bazen,
değil.
Tam değil.
Çünkü hala bir yerlerde
bir insan başka bir insanı tanımadan
onun sabahına yardım ediyor.
Sonra başka şeyler akıyor damarlarından.
Bedenin yoruluyor.
Miden bulanıyor belki.
Bir lokma ekmek
koca bir dağa dönüşüyor bazen.
Saçların
başka bir mevsime hazırlanıyor.
Aynaya bakıyorsun.
Kendini tanımadığın günler oluyor.
Ama insanın kendini tanımaması
her zaman kaybolmak değildir.
Bazen dinlenmektir.
Aynadaki eski kişiyi arama.
O kız biraz yoruldu.
Bir köşeye oturdu.
Ama gitmedi.
İçinde hala.
Şimdi senden kahraman olmanı istemiyorum.
İnsanların hastane odalarında
kahramanlık hakkında konuşması kolaydır.
“Güçlü ol.”
“Dayan.”
“Geçecek.”
Ne kolay kelimeler.
Sanki insan
bir düğmeye basınca güçlü olabiliyormuş gibi.
Güçlü olma.
Kork.
Ağla.
Canın yanıyorsa
canım yanıyor de.
Bir gün kimseyle konuşmak istemiyorsan
konuşma.
Ama kendini bırakma.
Çünkü istemek
hala kalmak istemektir.
Bir bardak su istemek mesela.
Perdenin açılmasını istemek.
Telefonunu istemek.
Bir şarkı istemek.
Birinin yanında oturmasını istemek.
Bunların hepsi
küçücük yaşam cümleleridir.
İnsan bazen
“yaşamak istiyorum” demez.
“Bir çay olsa içerim” der.
Hayat da oradan tutar elini.
O karanlık sokağın insanlarını
bir daha görme.
Sana sundukları şeyi de
merhamet sanma.
Merhamet başka bir şey.
Merhamet,
acınırken uzatılan bir paket değildir.
Bir sandalyedir bazen.
Birinin yatağının yanında duran.
Saatlerce.
Hiç konuşmadan.
Sen uyurken bile gitmeyen.
Çünkü gerçek dostluk bazen
bir insanı kurtarmak değildir.
Kurtulana kadar
kapının önünden ayrılmamaktır.
Benim anladığım dostluk biraz budur.
Sana nasihat etmek değil.
Parmağımı kaldırıp
“bunu nasıl yaptın?” demek hiç değil.
Bir sandalyeyi çekip
yanına oturmak.
Ve gerektiğinde susmak.
Çünkü bazı zorlanmalar
seyirci istemez.
Sadece birinin orada olduğunu bilmek ister.
Bir gün çıkacaksın o kapıdan.
Belki yavaş yürüyeceksin.
Belki güneş gözünü alacak.
Uzun süre beyaz tavanlara baktığın için
gökyüzü gereğinden fazla mavi gelecek.
İnsanlar yanından geçecek.
Kimse senin nereden çıktığını bilmeyecek.
Bir çocuk annesine bir şey anlatacak.
Bir taksi korna çalacak.
Bir adam telefonla tartışacak.
Fırından sıcak ekmek kokusu gelecek.
Ve dünya
hiçbir şey olmamış gibi devam edecek.
Eskiden buna kızardım.
Şimdi düşünüyorum da,
belki dünya
bizim için durmadığı için güzel.
Çünkü durursa
dönecek bir hayat kalmaz.
Sen çıktığında
kaldığı yerden devam eden bir şeyler olmalı.
Bir çaydanlık kaynamalı.
Bir kedi güneşte uyumalı.
Birileri pazardan domates almalı.
Bir şarkı radyoda çalmalı.
Hayat,
sen geri dönebilesin diye
biraz da seni beklemiyormuş gibi yapmalı.
Sonra bir gün
bu günleri hatırlayacaksın.
Kollarındaki izlerin bazıları silinecek.
Bazıları kalacak.
İnsan bedeninde
yaşadığı şeylerin küçük dipnotlarını taşıyor çünkü.
Belki bir gece
o yanlış günleri de hatırlayacaksın.
Kendine kızma.
Orada uzun uzun durma.
Şunu söyle:
“Canım çok yanmıştı.”
Sonra devam et.
Çünkü yanlış bir sokağa girmek
orada ev tutmak demek değildir.
İnsan dönebilir.
Yolunu şaşırdığı yerden
geri yürüyebilir.
Hem de kimseye hesap vermeden.
Bir sabah pencerenin önünde dur.
Perdeyi aç.
Işık yüzüne gelsin.
Başını çevirme.
Uzun uzun bak.
Çünkü ışıkla vedalaşmak fazla kesin bir hareket.
Senin daha
ışıkla işin bitmedi.
Daha sabahların var.
İçeceğin çaylar.
Saçma şeylere güleceğin akşamlar.
Bir mağazanın vitrininde görüp
“bunu alsam mı?” diyeceğin gereksiz şeyler.
Yağmurdan kaçacağın saçak altları.
Birinin sinirini bozacağın günler.
Birinin seni sinir edeceği günler.
Yaşamak biraz da bunlardır zaten.
Büyük cümlelerden çok
küçük saçmalıklar.
Ve olur da bir gün
kendini yalnız hissedersen,
toprağı düşün.
Kışın baktığında
hiçbir şey yok sanırsın.
Dal kuru.
Bahçe sessiz.
Toprak soğuk.
Ama altında
kimsenin göremediği bir çalışma vardır.
Kökler ölmemiştir.
Sadece sessizdir.
Bahar için hazırlanırlar.
Belki sen de şimdi böylesin.
Dışarıdan bakınca
uzun bir kış.
Ama içeride,
kimsenin göremediği bir yerde,
hayat hala çalışıyor.
Sessizce.
İnatla.
Ve insan bazen
yaşadığını kalp atışından değil,
yeniden bir şey istemeye başladığında anlıyor.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.