0
Yorum
1
Beğeni
5,0
Puan
121
Okunma
Gönül Kıyameti
Sana seni anlatsam küçük kıyamet kopar,
Sesini dinledim, aşk kokan nağmesi var.
Ama bu defa ney sesidir içimi yakan...
Sema dönen bir dervişin hırkası gibi savruluyor ruhum,
Sen, göğsümdeki o eski dünyayı yıkıp geçen kutsal rüzgârsın.
Adını hecelemek yetmez artık bu divaneye,
Sen benim Şems’im oldun;
Karanlıkta kalan, kireç tutmuş tüm köşelerimi ateşe verdin.
Bir kadın mısın, yoksa toprağa süzülen o ilk ilahi nur mu?
Bilmiyorum...
Sana baktıkça kendimi kaybediyorum,
Ve kaybettikçe sende, asıl kendimi buluyorum.
Gözlerin... Ah, o sınır çizilemeyen derya!
Oraya ne akıl sığar, ne de bu dünyanın küçük hesapları.
Sessizce kıyına sokuluyor deli gönlümün salı.
Susuyorum artık, harfleri ve kelimeleri bir kenara bırakıp;
Çünkü bilirim, susmak en gür sesidir ruhun.
Sen, o derin sessizliğimde çınlayan yegâne hakikatsin.
Hangi kelam, hangi fırça sığdırabilir seni bu fani deftere?
Dokunduğun her zerre, küllerinden yeniden doğuyor sanki.
Gönlümün hanesinde o katı buzlar eridi, kış nihayet buldu;
Hamdım, piştim, yandım senin bakışının eşiğinde.
Şimdi bir kez gülümsesen,
İçimdeki karanlık şehirler bir bir aydınlanır.
Al bu canı, zaten hiç benim olmamıştı ki...
Bir aciz emanetti Şems’ten Rumi’ye, benden ise sana.
Yeter ki o ilahi aynanı esirgeme bu garip gönülden.
Aşkınla mühürlendi zamanın ötesindeki o sır;
Artık ne sen varsın bu bedende, ne de ben...
Biz olduk seninle,
Dönüyoruz şimdi varlığın o hiç bitmeyen sonsuz semahında.
02.12.1992
Ankara/ kızılcahamam
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.