11
Yorum
20
Beğeni
5,0
Puan
63
Okunma
sen gideli anne
evimizin duvarlarında eksik bir mevsim dolaşıyor
pencereler hâlâ sana açılıyor her sabah
ama içeriye giren rüzgârın elleri boş
bahçedeki nar ağacı bilir seni
gövdesine yaslanıp ağladığım akşamları
bir yaprak düşse adını fısıldıyor sanki
toprak bile senden konuşuyor gizlice
sen gideli anne,
çaydanlığın buharı yetim kaldı mutfakta
kaşıkların sesi eksik,
ekmek kokusu yarım,
sofranın ortasında görünmeyen bir boşluk büyüyor her gün
bazen geceleri,
ay ışığı odama senin beyaz yazman gibi düşüyor
yastığımı usulca düzeltecekmişsin de
birazdan kapı aralanacak sanıyorum.
oysa kapılar susuyor
bir göçmen kuş sürüsü geçiyor göğün kıyısından
kanatlarında çocukluğumu taşıyorlar
senin dizlerinde uyuduğum ikindiler
saçlarımı okşayan merhametli ellerin
ateşlendiğim gecelerde alnıma değen serin avuçların
hepsi bir nehir olup içimden geçiyor
anne,
özlemek bazen kurak bir çöl oluyor
adını anınca gözlerimde kum fırtınaları kopuyor
bazen de dağ başındaki yalnız bir pınar gibi,
sessiz sessiz akıyor hasretin
bir güvercin konuyor balkon demirine
sanki senden haber getirmiş gibi bakıyor bana
bulutlar senin beyaz örtün oluyor gökyüzünde
güneş senin sıcaklığınla dokunuyor yüzüme
ama hiçbir şey
senin "yavrum" deyişin kadar ısıtmıyor içimi
şimdi mezarının başında açan kır çiçekleri var
yağmur yağınca toprağın kokusu yükseliyor göğe
ben o kokunun içinde seni arıyorum
belki bir damlada,
belki bir yaprakta,
belki sabah ezanının titreyen sesinde
bilirim,
ölüm sadece perdedir anne
yine de özlem,
gecenin koynunda üşüyen bir çocuk gibi
kapına gelip oturuyor her akşam
ve ben her defasında
gökyüzünün en parlak yıldızına bakıp
sessizce fısıldıyorum:
’’Anne...
bir kez daha saçlarımı okşasan,
şu koca dünya yeniden yuva olurdu bana...’’
Müjgân Akyüz Dündar
5.0
100% (11)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.