1
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
146
Okunma
çatık kaşlarına kundaklanmış
faili meçhul benliğimi ararken
esrarlı bir ateş düştü zamana
ne gök dayanabildi ne yer sustu
kıyıya vuran yalnız kalp değildi
su kendi serinliğini yaktı
kum, kendi susuzluğunu kavurdu
geceler, mum gibi eridi
karanlık, kendi gövdesini yiyen bir hayvan
uykular, ölüme karşı duran son direniş
birer birer çözüldü
ve rüyalar, küllerine gömüldü
tahtından edilmiş baht gibi dolaştı kader
ne saray kaldı
ne sürgünü taşıyacak bir yol
alev ruha değdi,
ruh alevin içinde yönünü kaybetti
bir figan yükseldi
ne bir yiğide ne bir zamana aitti
o sesle birlikte umut
kendi ağırlığında bir duvar gibi çöktü
gül yandı
bülbül sustu
kül, kendi hatırasını taşıyamadı
göğüs kafesime döktüğün benzin
bir bakışınla tutuştu
Nemrut’un ateşi bile çekildi bu yangından
yokluğun,
varlığıma kurulmuş bir hükümranlık
çöl sustu
kaktüs gölgesini geri çekti
acı, acıyı incitti
Âh, kıvılcım sanıldı
oysa kendi kendini yakan kaderdi
kirpiklere değen her sitem
kanla yazılmış bir ferman gibi
geri döndü
zaman, mekândan bir damla su dilendi
çöl, merhameti unuttu
günah bile yanınca
affın adı silindi
yenilgi sessiz indi gurur dağlarından
gönül coğrafyası haritasını yitirdi
ordugâh, savaşmadan dağıldı
gözler dumanı çağırdı
duman saltanat gibi çöktü
taç sanılan her şey
başa geçirilen bir yangındı
gökkuşağı inkâr etti kendini
renkler birbirine küstü
siyah bile derinliğini kaybetti
karanlık, anlamını aşan başka bir karanlığa dönüştü
sonunda...
ne bir iz
ne bir ses
ne bir yön
yanan yalnız varlık değildi
ihtimaldi
bir araya gelmemiş zamanların
kendi kendini yok etmesi
ve bütün yönler
dönüp aynı harabeye çıktı
bir yokluk
adı konmamış
kimsenin bilmediği
aklımı yitirip,
ruhumdan sökemediğim
sen...
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.