1
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
42
Okunma
I- KAYIP PUSULA
Yönünü şaşırmış bir rüzgâr eser, içimin ıssız kıyılarında,
Eski bir harita yanar, geçmişin o isli yangınlarında.
Adımlarımı saymıyorum artık, yollar kendi içine büküldü,
Gözlerimde biriken o toz, eski bir masaldan döküldü.
Demir bir kapı gürültüyle kapanır, umudun son durağında,
Zaman bir akrep gibi bekler, bu karanlığın tam kucağında.
Kimin bu ağır miras? Kimin istenmeyen yükü?
Siyah bir akor bu; ömrün en son, en çıplak öyküsü.
Kayıp bir pusuladır artık ruhum, kuzeyi çoktan unuttu,
Deniz sustu, yelken yırtıldı; fırtına son sözünü yuttu.
Yıldızlar sönse ne yazar? Gölgem terk etti beni.
İçimdeki o son umutta, damla damla eridi.
Sustum, çünkü konuşmak sadece içimi kirletir,
İnsan kendi enkazından çıkmayı nasıl becerir?
Un bitti, harç bitti , astım eleğimi duvara,
Ruhum artık bir gölge; isterse kopsun fırtına.
Üstümde biriken bu sessizlik, betondan daha ağır,
Zaman sustu, gök yarıldı; kulaklarım artık sağır.
Ben rotamı kendim çizdim, tırnaklarımda kan izi,
Artık hiçbir mevsim, yaşatamaz çiçeklerimi..
Şehir sustu, camlar kırıldı, yankı artık kendi sesini boğdu,
Güneş küstü, perde indi; zaman çoktan soğudu.
Ben bu karanlığın içinde, kendi adımı çoktan sildim,
Söndürün ışıkları; artık ben bu boşluğun ta kendisiyim.
II- KALANLARIN UYKUSU
Isıtmaz artık beni, bu kentin sönmüş külleri,
Avcumda tutuyorum, o hiç söylenmemiş sözleri.
Yorgun bir gölgeyim, kendi eşiğimde bekleyen,
Zaman değil aslında, biziz bu yollarda tükenen.
Bir fincan soğumuş kahve, masada yarım bir ömür,
Pencerede donmuş yağmur, her damla birer mühür.
Kimin bu sessiz gidiş? Kimin sitemsiz vedası?
Ruhumun en kuytu yeri, bu akşamın son yarası.
Uykusu kaçmış binalar, birbirine yaslanmış uyur,
İçimdeki o eski ses, şimdi sadece bir gurur.
Mavi çekildi kıyıdan, siyah artık tek renk burada,
Bir sandal gibi çürüdüm, bu dilsiz ve sığ karada.
Konuşsam kime değer? Sustuğum yerlerde ot biter,
İnsan kendi yalnızlığını, bir hırka gibi sırtına diker
Kilit paslanmış çoktan, anahtar denizin dibinde,
Bir nefeslik yer kalmadı, bu soğuk kentin içinde.
Üstümde biriken bu bulutlar, pamuktan daha ağır,
Tanrı fısıldadı belki, ama kulaklarım artık sağır.
Ben bu limanı kendim yaktım, küllerimde eskinin izi,
Artık hiçbir hatıra, geri getiremez bizi.
Sokak lambaları söndü, gece kendi kabuğuna çekildi,
Ömür dediğin bu defter, en son sayfasından büküldü.
Ben bu dumanın içinde, kendi izimi çoktan kaybettim,
Artık ben bu boşluğun, en sakin ve en derin yerindeyim.
III- KİREÇ VE KEMİK
Temeller sarsıldı, kirişler çoktan çatlamış,
Bu evin içinde, sadece gölgeler saklanmış.
Eski bir sızı bu, sıvaların altında gizli,
Zamanın eli kanlı, her duvarda bir parmak izi.
Kapıları ördüm, pencereler artık birer taş,
İçeride bitmeyen, o dilsiz ve sessiz savaş.
Kimin bu enkaz? Kimin soğuk ve ağır yükü?
Yarım kalmış bir ömrün, en son ve en acı öyküsü.
Kireç tutmuş hayaller, kemikleşmiş bu sancı,
Kendi evim bile, bana artık yabancı.
Hesap sormayı bıraktım, rakamlar kanda boğuldu,
Güneş doğsa ne çıkar? İçimdeki karanlık doğruldu.
Sustum, çünkü sesim artık bir enkazın altında,
Bir yabancı gibi gezindim, kendi ömrümün katında.
Toprak doymaz bu hırsa, gökyüzü ise hep sağır,
İnsan sustuğu her cevabın, enkazında kalır.
Duvarın iştahı kabarık, beni yavaşça çiğniyor,
Dışarının telâşı, bu köşede sadece inliyor.
Ben bu boşlukta durmayı, bir son değil, hüküm belledim,
Kendi hayaletimi, parmak uçlarımla duvarlara çizdim.
Toz çöktü, ses dindi, mülk artık sahipsiz bir enkaz,
Yara kapandı, izi kaldı; bu demir bir daha tav almaz.
Bu soğuk harabede, ben perdeleri değil, gözlerimi diktim,
Kendi sessizliğimden başka, her şeyi bu uçurumdan ittim.
IV- KENDİ SESİNE YABANCI
Ağzımı açıyorum, bir gürültü dökülüyor boşluğa,
Tanımadığım bir ses, sızıyor bu soğuk odaya.
Ben miyim konuşan, yoksa içimdeki kör yabancı mı?
Kimin bu cümleler, bu kimin dinmeyen sancısı?
Düşüncem burada hapis, dilim benden çok uzakta,
Kelimeler çürüyor, o karanlık ve derin sokakta.
Kendi sesimi duyunca, irkilip susuyorum birden,
Sanki bir ceset konuşuyor, ruhu çekilmiş içinden.
Yabancıyım bu sese, sanki içimde bir başkası yaşıyor,
Kelimeler dilimden değil, uçurumun kenarından taşıyor.
Duyduğum her harf, aramıza çekilen buzdan bir perde,
Kendi sesim, içimde kaybolduğum en kimsesiz yerde.
Söylediklerimle düşündüklerim, hiç tanışmadılar,
Aynı gövdede iki yabancı gibi, birbirini dışladılar.
Sesim benden bağımsız, kendi yasasını kuruyor,
Ben sustukça o konuşuyor, ben durdukça o coşuyor.
Bir uçurum var artık, dilimle aklım arasında,
Kanamayan bir yara bu, ruhun tam ortasında.
Ben artık bir seyirciyim, bu dilsiz tiyatroda,
Kendi sesimden kaçıyorum, karanlık odalarda.
Harfler döküldü yere, kelimeler anlamını yitirdi,
Bu yabancı ses, bendeki son parçayı da bitirdi.
Artık ne bir ismim var, ne de sığınacak bir hecem,
Kendi sesimde kayboldum; bu, benim en uzun gecem.
V- UNUTULMUŞ SAATLERİN YANKISI
Kırmızı bir kuyu seslenir, çığlık dolu bu sokaklara,
Gri bir akşamüstü çökmüş, gökyüzünün omuzlarına.
İçine kapanmış tüneller, gelmeyen trenleri hatırlar,
Plastik bir gül vazoda, baharın düşünü sayıklar.
Bir kuyruklu yıldız geçer, yırtıp atar gökyüzünü,
Karanlık bir denizde yutar, hayallerin o puslu yüzünü.
O eski bilyeler, artık çocukluktan kalan cam parçası,
Zaman donar, kesilir bu soğuk şehrin son nefesi.
Şehre inen bulutlar, ömrü geriye doğru sarar,
Bir köşeyi dönmek , her şeyi geride bıraktığın kadar.
Mavi susar, beyaz hatırlar; sonsuzluk o bankta bekler,
Gözyaşları içe süzülür, geceye yeni mühürler ekler.
Rüzgar okur o şiirleri, hepsi çelikten ve soğuk,
Kimse duymak istemez, herkesin dilsiz sesleri boğuk.
Gece kapıda bekliyor artık, unutulan bir eşya gibi,
Dilin sınırları kaydı, dünya artık bir fısıltı dibi.
Bakışlarımda kireçten bir leke, zamanın paslı izi var,
Vazodaki o sahte bahar, artık ruhuma dar gelir, dar.
Ben bu bankta oturmayı, sonsuz bir gurbet belledim,
Kendi sessizliğimi, içime çelikten harflerle ekledim.
Lambalar titredi ve söndü, kül rengi bir veda kaldı geriye,
Zaman, paslı bir iğne gibi saplandı o en dilsiz saniyeye.
Ben artık ne bir sesim, ne de o aynalardan sızan yabancı,
Bu bitiş, ömrün en vakur ve en kimsesiz anı
VI- BORÇLU
Gözümü açtım, borç hanesine yazılmışım dünyanın,
Bedeli ödenmemiş bu nefesin, o kör karanlığındayım.
Kimin anısı bu, kimin uykusu bu, bende kalan?
Adım atsam faiz biner, durduğum yer koskoca bir yalan.
Tanımadığım birinin mirasıdır belki bu ağır gövdem,
Bana sormadan verilmiş bir can, çıkmaz bu kördüğümden.
Eskimiş bir senet gibi katlanıp duruyorum içimde,
Borcum neyse söyleyin, ödeyip gideyim bir biçimde.
Nefes alıyorum ama bedelini kim ödüyor, bilmiyorum,
Her sabah bu ağır borcun kapısında uyanıyorum.
Bir takas bu sanki, ömrüm bir başkasının hasarı,
Üstümde biriken bu yük, bu hayatın en büyük zararı.
Helal edilmemiş bir lokma gibi düğümlenir bu ses,
Sanki birinin hakkını çalıyor aldığım her nefes.
Defter kabarık, mürekkebi kuru , sayfa dolmak üzere,
Ruhum bir emanet ama kim bilir hangi yüzsüz ellerde.
Tırnaklarımla kazısam da silinmez bu borcun izi,
Kim bilir kimlerin sessizliği, yaşatıyor bugün bizi?
Ben bu hayatın hırsızıyım, suçum nefes alıp vermek,
Asıl mesele ölmek değil, bu borcun vadesini beklemek.
Alacaklılar kapıda değil, tam burada, içimde bekler,
Her saniye ömürden düşer, yeni sıfırlar ekler.
Borcum baki, yolum yitik, hesabım kalsın mahşere,
Fırlatıp attım bu ömrü, o hiç dolmayan o boş yere.
5.0
100% (1)