5
Yorum
19
Beğeni
5,0
Puan
131
Okunma

Okaliptüs ve huş ağacından yapılmış sayfaları olan bir defterim ben. İlk 2.555 yaprağımı çekirdek ailemle kullandık; acı, tatlı, hüzünlü, mutlu bir sürü harfimiz, sayılarımız oldu. Kendi içindeki hoyratlığına, dağınıklığına rağmen derli toplu ve bolca sevgi doluydu.
Sayfalar açıldıkça arbedeye bulaştım biraz; çocuksu kavgalar, ergence kaprisler... Rüzgârlar esiyor, huş dallarımı sallıyor; fırtınalar okaliptüsün köküne göz dikiyordu. Köklerim sıkıca toprağa tutunsa da canı acıyordu sallantılardan. Açılan her sayfam başka alemlere göz kırpıyordu ve ne olduğunu anlamadan, başka bir sayfam oyuna katılıyordu.
Uzun uzun yazanlar, inatla imzasını kazımak isteyenler, yazanlar, silenler, hunharca yırtanlar... Divitini su hokkasına daldırıp sayfama hançer batıranlar oldu. Bir yandan kirleniyor, bir yandan arınıyordum. Tüy kalem, kamış kalem, celi kalem kullananlar da vardı elbet; iyi ki varlardı ve varlar. Sayıları az olsa da ince ince, narince işliyorlardı.
Hızla, bir çırpıda açılışları yok artık sayfalarımın. Yarısını yazıp karalayıp diğer sayfaya geçenler yok; dinginlik hakim bir süredir. Kaç yaprağım daha kaldı bilmiyorum, kalanı saklı tutmaya çabalıyorum ki hak etmeyenlerin kirli elleri, kem gözleri değmesin.
Her sayfam akıyla, karasıyla kıymetli. Huş ve okaliptüs hamurum köklerin yanında asıl yerini bulduğunda; gerimde kalanların defterlerine yer açacak. Tıpkı benden öncekilerin bana açtıkları, gövdelerindeki o muazzam yuva gibi...
5.0
100% (8)