6
Yorum
11
Beğeni
5,0
Puan
80
Okunma
Vakit daralıyor...
Güneş, altın bir mühür gibi alnıma veda busesini bırakırken,
İçimde bir yerlerde kadim bir şarkı uyanıyor.
Notalar, kırılan kanatlarımın sızladığı yerden filizleniyor şimdi;
Her biri bir tüy, her biri bir gökyüzü vaadi.
Yeryüzü?
Görülecek ne kaldı ki bu tozlu aynada,
Sureti nura kesmiş o "birileri" dışında?
Şah Veliyyullah fısıldıyor kulağıma,
Diyor ki: "Bak, maddeye sığmayan bir alem var orada."
Sıfatların rida giyip aslına büründüğü,
Eşyanın henüz toprağa düşmeden ruh olduğu o gizli bahçe...
Ben işte o ağaçların soyundanım,
Köklerim burada sızlasa da, dallarım o misal aleminin rüzgarıyla sarhoş.
Bu "bayat" nefesler, bu ağır hava...
Ruhumu bir gurbet kuşu gibi mahzun kılıyor.
Hayaller kuruyorum, umulmadık ve kimsesiz.
Başka türlü nasıl katlanılır ki bu dünya ağrısına?
Nasıl nefes alınır, eğer o nefes sonsuzluğa değmeyecekse?
Kitapların yıpranmış sayfalarında kaybolurken,
Geri dönmemeyi diliyorum içimden;
Bırakın, o mananın suret bulduğu yerde kalayım.
Gözlerimi kapatıyorum...
Ghazal Shakeri’nin sesi, bir hüzme gibi süzülüyor karanlığıma.
Füruğ’un vasiyeti, kalbimin en kuytu köşesinde yankılanıyor
"Gözlerini yumduğunda gördüğün o aydınlık, dışarıdaki karanlığın hükmünü bitirir. Kuşun ömrü kısa olsa da, sema onun kanat sesleriyle ebediyen mühürlenmiştir"
5.0
100% (5)