4
Yorum
21
Beğeni
5,0
Puan
190
Okunma
Uykunun serin suları tenimi terk ederken bu saatte,
Sürüklüyorum harfleri mahşer yerinde bir uçtan bir uca;
Zira yanmadan yazılmıyor hayat,
Kazıyorum gökyüzünün lacivert bağrını,
Utanıyorum yine de yazıyorum...
Ay şahit, yıldızlar dilsiz birer mülteci, gece ise sırdaşım...
Bin dereden su getiriyor kâinat, sükûtun o ağır yükünü omuzlarımdan alsın diye,
Lakin biliyorum; bu dökülen mürekkep değil, faili meçhul bir cinayetin kanlı izidir kâğıtta.
Satır aralarına saklıyorum hançer ağzı keskin sessizlikleri,
Bir firar ediyorum kendimden, bir dönüyorum o daracık infaz mangasına;
Kaçış yok, biliyorum; kalem parmaklarımın arasında bir asâ değil, bir kefendir artık,
Yazmazsam, ruhumun o kadim boşluğunda sessizce can vereceğim.
İnce ince, bir zanaatkârın sabrıyla işlemeliyim seni bu fani dokuya,
Öyle derin gizlemeliyim ki mısraların kuytusuna,
Sen, o meçhul aynada aksini gördüğünde irkilmeli,
Her harfte kendi kayıp suretini bulup, o mukaddes sızıyı yeniden tanımalısın.
Artık ne kalem benimdir ne de bu sancı,
Mülkiyeti sana devredilen bir yangındır bu;
Sen okudukça küllenen, sustukça harlanan, mısraların ötesinde nefes alan bir ebediyet...
Şimdi uyu istersen, ya da uyan kendi gerçeğine;
Zira ben seni yazdım, sen ise bende bitmeyecek olan o en derin şiiri
Şimdi sükût vaktidir, kalem yorgun ve mürekkep kendi karanlığına mahkûm,
Ben bu harf yığınlarının altında nefes almayı yeniden öğrendim...
Bu mısralar seni yüceltmek için değil,beni kurtarmak içindi;
Zira ben seni satırlara böyle ilmek ilmek işlemeseydim,
Biliyorum, bu gece bu masada sessizce ölecektim.
5.0
100% (10)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.