3
Yorum
20
Beğeni
5,0
Puan
213
Okunma
Güneşin turuncu pelerini omuzlarıma devrilirken, ellerim ceplerimde, sokakların o hercümerç uğultusunda kendi içimin sükûtuna hicret ediyorum.
Dudağımda Müslüm Baba’dan kalma bir efkâr, "Hasret rüzgarları çok erken esti" diye inliyor ruhumun dehlizlerinde;
yakışmaz diyorlar bu hoyrat ıslık bir kadının zarif çehresine,
oysa bilmezler ki gönül sahrasında fırtına kopan canın,
lisanında feryat da olur, isyan da, safi bir hüzün de...
Kimse duymuyor, gölgemle dertleşip yaprakların o incecik fısıltısına bin yıllık bir ahh katıyorum; gülümseyerek yürüdüğüm bu menzil, beni denizin kıyısına, gümüş pullu dert ortaklarımın yanına götürüp bir mahkûm sükûnetiyle oturtuyor.
Saat onu geçiyor, zaman bir sarkaç gibi geçmişin ve geleceğin o muazzam boşluğuna vururken,
eski bir saatin kadranında yorulmuş akreple yelkovan gibi, ruhumun tozlu raflarında biriken o kimsesiz hatıraları temâşâ ediyorum.
Bir balık sıçrıyor suyun sinesinden, bir yıldız kayıyor göğün dehlizlerine;
Sorsalar, Nereye? diye, verecek bir cevabım yok, sadece gitmenin o muazzam ve destursuz hürriyetine sığınıyorum.
Kimse görmüyor bu sükûtun içindeki o devasa ihtilâli;
Ne bir saray bekliyor beni sonunda, ne de bir taht...
Sadece bir eyvallah’ın omuzlarıma bıraktığı o hafiflik,
Ve cebimde sakladığım, dünyaya sığmayan o pervasız ıslığım.
Bırak saatler aksın, bırak zaman deryası bizi meçhule taşısın;
Zira duran her şey çürür, yanan her şey küldür,
Biz ise yanarken dahi yolunu bulan,
Kendi küllerinden yeniden o hoyrat ıslığı doğuranlardanız.
Ve dudağımda Müslüm Gürses’in o buğulu sesi yeniden:
"Hangimiz sevmedik çılgınlar gibi..."
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.