5
Yorum
14
Beğeni
5,0
Puan
114
Okunma
ölüm olsaydı,
gerçekten bir varlık gibi,
kemiklerin arasına yerleşen ince bir mürekkep lekesi,
bir kapının eşiğinde değil,
duvarın içinden sızarken görürdük.
bir fincanın içinde yüzen siyah bir ay,
masanın üzerinde duran kesik bir eldiven,
parmaklarından duman çıkan,
ve aynada yüzümüzün arkasında
başka bir yüz,
çamurdan yapılmış, nabızsız.
ölüm bir mezar taşı kadar ağır değil,
bir böceğin kabuğu kadar kırılgan olurdu.
göğsümüzde taşıdığımız küçük, kapalı bir oda,
içinde çiçek açmış paslı çiviler,
ve tavandan sarkan beyaz bir perde
rüzgâr yokken dalgalanan.
belki bir omuzdan diğerine yürüyen kör bir balık olurdu ölüm,
derimizin altında yüzerek
zamanı kemiren,
belki de gökyüzü ters çevrilmiş bir akciğer olur,
bulutlar içimize doğru solurdu bizi.
ölüm olsaydı
ve gerçekten görünür olsaydı,
onu en çok sabahları,
dişlerimizi fırçalarken,
lavabonun giderinde dönen küçük karanlıkta fark ederdik.
göğsümüzün içinde ters asılı bir merdiven vardı,
basamakları külden ve sudan.
kimse çıkmadı oradan,
ayak izleri yukarı doğruydu.
5.0
100% (3)