0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
9
Okunma
On yedi yaşındaydım,
rüzgârı yanlış hatırlayan bir ağacın gövdesi gibi eğik dururdum,
kimse bilmezdi içimde hangi mevsim
daha tam başlamadan yıkıma uğramıştı.
Çünkü çocukluk
söylemeden giderdi bazen,
el sallamadan, vedasız.
Okul çantamda aşk taşırdım.
Kalem kutumda yarım kalmış mektuplar vardı,
"Sevgili..." diye başlardı hepsi,
ama hiçbirinin sonu yoktu.
Defter kenarlarına çiçek çizerdim,
hiç sulanmayacaklarını bile bile.
Bir sabah uyanınca
dünyanın bana dar geldiğini fark ettim,
bir beden büyüyordum
ama ruhum hâlâ çocuk hıçkırığıyla
uyuyordu iç çekmelerin altında.
Annemin sesiyle uyanırdım bazen,
“ört üstünü, üşüme,” derdi
ama ben hep içimden üşürdüm.
Çünkü kimse bilmiyordu,
bir çocuğun büyürken en çok
hangi cümlesi donakalır dudaklarında.
Bakkaldan alınan ekmek gibi
sıcak geçiyordu bazı günler.
Ama bazı akşamlar,
saatin tik taklarında kayboluyordu kalbim.
Büyümek
sadece yaş almak değilmiş,
bazı şeyleri bir daha asla söyleyememekmiş.
Sevmiştim.
Ama nasıl?
Bir otobüs camında kendi yansımasını gören
ve gözlerini kaçıran çocuk gibi.
Korkarak.
Yaralanarak.
Ama saklayarak…
Bazı geceler,
gökyüzüne isim verirdim.
Biri "özür" olurdu,
biri "keşke",
biri de "bir gün belki".
Ama hiçbiri "sen" olmazdı.
Sen uzaktın,
hep bir mısranın içinde kalırdın.
Ve şimdi...
o çekmeceyi hâlâ kimse açmadı.
İçinde bir kurdele,
bir toka,
bir gözyaşı kurusu,
ve 17 yaşında
unutulmuş bir şiir duruyor hâlâ.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.