0
Yorum
6
Beğeni
0,0
Puan
23
Okunma
Sürmeli Abla derler ona,
ama gözleri ne sürmeli, ne bakar uzağa.
Bir zamanlar çeyiz sandığının altına
sakladığı beyaz mendilin üstünde
yazılıymış gerçek adı
kimse bilmez artık o mendilin nerede olduğunu.
Günde üç öğün yoğurt karıştırır tenekede,
bir kez olsun ağzından çıkmaz
"yeter" kelimesi.
Kaynana gölgesi gibi çökmüş omzuna zaman,
ama o hâlâ,
her mayada eski bir adamın kokusunu arar.
Kocası gurbete gittiğinde
yağmurlu bir akşamdı,
Karaman’dan Mersin’e inen bir kamyonun kasasında
çürük nar kasalarının arasında kaybolmuştu yüzü.
O günden sonra
hiç kimseye gözlerinin içiyle gülmedi.
Herkes konuştu ardı sıra,
“Gurbet onu deliye döndürdü” diyenler oldu,
“Sevdiği öldü, hâlâ dönmesini bekliyor” diyenler.
Ama kimse bilmedi
Sürmeli’nin her gece
tenekedeki yoğurda bir kelime fısıldadığını.
Bir sabah,
süt kaymak tutmaz oldu.
Sürmeli o gün hiçbir şey demedi.
Oysa herkesin bildiği bir sır vardı,
o mayanın tutmadığı gün
Sürmeli’nin kalbi de tutmamıştı artık hayata.
Gözleriyle konuşurdu ya hani,
köyün çocukları onu bir tür sihir zannederdi.
Dokunduğu tenekede yoğurt olurdu süt,
öyle sanırlardı.
Oysa o, sadece zamanı karıştırıyordu
bir ileri, bir geri…
İçinde kalmış bir “keşke” gibi.
Bir yokuş inerken bir gün,
bir taşın üstüne oturup saatlerce kaldı.
Yanına kimse gitmedi,
çünkü herkes onun ne zaman durduğunu
ve ne zaman unuttuğunu
hep kendi yalnızlığından anlardı.
Sürmeli Abla şimdi
her sabah erken kalkar,
tenekenin başında bir gölgeyle konuşur.
Belki bir kardeştir o,
belki bir sevda,
belki de hiç gelmemiş bir mektup.
Ama hâlâ
köyün çamuruna basarken biri,
çıt diye bir teneke sesi gelirse
herkes bilir:
Sürmeli, o sabah
yine yoğurdu mayalamamıştır.