Bir iyiliği yapan değil, iyiliği gören hatırlamalıdır. cicero
Erdem Öztürk
Erdem Öztürk

Şule

Yorum

Şule

( 4 kişi )

0

Yorum

11

Beğeni

5,0

Puan

95

Okunma

Şule

Şule

Şule-i Ahker-i Sebzin

gece yine uyuyor.
ben uyuyamıyorum.

perdenin ucu kıpırdıyor bazen.
sanki ev de benimle beraber
bir şey söylemek isteyip susuyor.

bir kedi vardı şule,
perdeyle kavga ederdi.
ince tülün üstüne atlar,
ışığı pençelerdi.
sanki gündüzü yakalamak isterdi de
gündüz hep elinden kaçardı.

ben o kediyi çok düşündüm.
çünkü insan
sevgiyi de öyle tutmaya çalışıyor.
tırnaklarıyla,
telaşla,
yanlış yerinden.

sonra perde yırtılıyor.
ışık kaçıyor.
insan elinde kalan iplikle
kendi suçunu dikmeye çalışıyor.

mutfakta bir bardak var.
içinde yarım su.
yarım kalan şeylere
nedense hep çok inanıyorum.
yarım çay.
yarım dua.
yarım kalmış özür.
insanın içinde de böyle
yarım bardaklar oluyor işte.

senin bıraktığın o yangın
göğsümün en sessiz yerinde
hala yanıyor.
ama öyle büyük büyük değil.
daha çok
ocağın üstünde unutulmuş süt gibi.
taşıyor.
sonra utanıyor.
sonra iz bırakıyor.

ben sana büyük kelimeler bulamıyorum.
bulduklarım da
cebi delik bir pantolondan düşer gibi
yolda kayboluyor.
senin cümlelerinin önünde
benim sözlerim mahcup kalıyor.
biraz eğri.
biraz eksik.
biraz da geç kalmış.

sen göğe bakıp yıldızları çağırıyorsun.
ben yere bakıp
kendi kırdığım şeyleri topluyorum.
fincan sapı.
eski bir bilet.
kapının arkasına asılmış hırka.
bir de içimde
durmadan kızaran bir çocuk.

a benim içimde ince ince sızlayan sesim.
a benim duaya benzeyen suskunluğum.
a benim nereye koysam yakışmayan kalbim.

ben seni okurken
bir şiiri değil,
bir kalbin kendi ateşinden
nasıl çıkmaya çalıştığını gördüm.

ve utandım.

çünkü sen yangını bile
temiz taşıyorsun.
ben bazen
küçük bir korkuyu bile
koca bir karanlığa çeviriyorum.
sonra o karanlığın içine
bir sandalye koyup oturuyorum.
elime de boş bir bardak alıyorum.
içinde çay yok.
ama ben yine de üflüyorum.

insan olmayan şeyi bile
soğutuyor şule.

senin kelimelerin
gecenin içinden geçen
yorgun ama temiz bir ışık gibi.
benim içimse
çoktan özür dilemiş ama
hala affa layık olamamış
bir çocuk gibi.

kırmızı bir çocuk.

içimde kırmızı bir çocuk var.
dizleri kiraz yarası.
hep yara.
elleri nar kabuğu gibi.
cebinde kibrit çöpleri taşıyor.
ağzında yarım kalmış bir “affet”.
saçlarına eski bir akşam sinmiş.

o çocuk bazen
kalbimin içinde koşuyor.
duvarlara çarpıyor.
ben yapmadım diyor.
ama her şeyin üstünde
onun küçük parmak izi var.

aynaya bakıyorum, o.
gece su içiyorum, bardağın dibinde o.
dua ediyorum, kelimenin arasında yine o.
kırmızı kırmızı duruyor.
sanki biri ona
sevmeyi yangın sanmayı öğretmiş.

sen diyorsun ya,
bir kalp kendi yangınından doğarsa
adı aşk mı olur,
yoksa susmayı öğrenmiş
ince bir dua mı.

ben buna ne diyeyim.

benim bildiğim şu.
bazı yangınlar insanı kül etmez.
insana haddini bildirir.
bazı aşklar insanı büyütmez hemen.
önce küçültür.
sesini alır.
başını öne eğer.
sonra içinden
mahcup bir dua çıkarır.

ben şimdi o duanın önünde duruyorum.

sana yetişmek için değil.
seni ikna etmek için değil.
sadece içimde kalan
en dürüst yerden bakmak için.

ama dürüstlük de zor şey.
eski bir pijama gibi.
dizi çıkmış.
rengi solmuş.
ama insan yine de
en çok onun içinde kendine benziyor.

senin kalbin
karanlık bir kuyu değildi bence.
ben oraya inmeyi bilmedim.
ipim kısa kaldı.
elim titredi.
cesaretim eksik kaldı.
bazen de kirli yerlerimle
temiz bir suya dokunur gibi
seni incittim.

bunu şimdi anlıyorum.

insan sevdiğinin kalbine eğilirken
cebinden bozuk paralar dökülüyor.
eski biletler.
kullanılmış mendiller.
utanılacak küçük hesaplar.
bir de ne zaman alındığı belli olmayan
nane şekeri.

benim cebim çok kalabalıktı şule.
kalbime yer kalmadı bazen.

o yüzden şimdi
senden önce kendime susuyorum.

çünkü insan
en çok sevdiğinin yanında
en çok sınanıyor.
ben o sınavda
her zaman güzel duramadım.
bunu biliyorum.

kağıdı buruşturdum.
cevabı yanlış yere yazdım.
bazen de öğretmenin yüzüne bakamayan
o kırmızı çocuk oldum.
defterimin kenarına
küçük küçük yangınlar çizdim.

ama şunu da bil.

senin yazdığın her kelime
içimde bir kapıyı açtı.
bir yerim ağladı.
bir yerim sustu.
bir yerim rabbime döndü.
bir yerim de mutfağa gidip
hiç gerek yokken
tezgahı sildi.

çünkü bazı acılar
insanı birden temizlik yaptırıyor.
masa siliniyor.
bardak yıkanıyor.
dolap kapağı kapatılıyor.
ama içteki dağınıklık
çamaşır sepetinden taşıyor hala.

ben seni
gözlerinden ibaret bilmedim.
sesinden ibaret bilmedim.
bir alışkanlık gibi,
bir heves gibi hiç görmedim.

sende
insanın kendi karanlığına bakınca
gözünü kaçırmak istediği
temiz bir ayna gördüm.

ayna dediysem
öyle büyük salon aynası değil.
kenarı çatlak.
üstünde diş macunu izi kalmış.
önünden herkesin aceleyle geçtiği
küçük bir banyo aynası.

ama insan en çok
orada yakalanıyor kendine.

belki de bu yüzden
sana her yaklaşmamda
kendimle de karşılaştım.
ve kendimden her zaman razı olmadım.

a benim kalbimde adı dua gibi duranım.
a benim susuşundan bile ders aldığım.

senin yangının
beni de yakıyor.
ama bu kez
şikayet etmiyorum.

çünkü bazı ateşler
ceza değil.
arınma.
bazı acılar da son değil.
insanın içine bırakılmış
ince bir uyarı.

buzdolabının gece uğuldaması gibi.
gündüz duymazsın.
gece herkes susunca
birden o ses kalır.
ben artık o sesi duyuyorum.

gecenin en koyu yerinde
senin sesin yankılanıyor içimde.
kırgın.
ama yüksek.
yorgun.
ama temiz.
uzak.
ama hala kalbimin en yakın yeri.

işte o gecelerde
bir kaplumbağa çıkar içimden.
yavaş,
çok yavaş.
sanki bütün pişmanlıklarımı
sırtında taşıyormuş gibi.

o kaplumbağa,
perdeyle kavga eden kediyi özler.
evet, bunu da ben uydurmadım sanma
bazı özlemler çok yavaştır şule.
bazı özlemler kabukludur.
içine çekilir,
sonra yine başını uzatır.
biraz korkarak,
biraz utanarak,
biraz da “nerede kaldı o eski ses” der gibi.

kedi yoktur artık ortada.
ama tül hala hafif yırtık.
pencere kenarında
onun patisinden kalma
küçük bir yokluk durur.

ve kedinin üç yavrusu vardır.
biri uykuya benzer.
biri duaya.
biri de insanın söyleyemediği
en ince özre.

üçü de geceleri
kalbimin kıyısında dolaşır.
biri süt ister.
biri ışığı koklar.
biri perdeye bakıp
annesinin eski kavgasını hatırlar.

ben onları görünce
içimdeki kırmızı çocuk susar.
çünkü bazı yavrular
insana merhameti öğretir.
bazı küçük canlılar
büyük cümlelerden daha iyi bilir
bir kalbin nereye kırıldığını.

ben sana
büyük sözlerle gelmek istemiyorum artık.
büyük sözler insanı yoruyor.
yakası kolalı şeyler gibi.
ben kolalı şeylerden korkarım.
onların içinde insan rahat ağlayamıyor.

ben sana daha sade bir yerden gelmek isterdim.

bir bardak su gibi.
gece duası gibi.
kapının önünde bekleyen
sessiz bir mahcubiyet gibi.
bir mandal gibi mesela.
rüzgârda savrulan ne varsa
tutmaya çalışan,
küçük,
renksiz,
kahramanlıktan habersiz bir mandal.

desem ki:

özünü özüm bildim.
sözünü sözüm bildim.
közünü közüm bildim.

bunu süslü dursun diye demem.
çünkü senin közün
benim de içime düştü.
senin kederin
benim de göğsümde yer aradı.
senin susuşun
benim de dilimi kesti.

hatta dilimin ucunda
küçük bir makas açıldı.
ne söylesem
tam yerinden kesildi.

ve ben anladım.

sevgi sadece tutmak değilmiş.
bazen elini geri çekip
incittiğin yere saygıyla bakmakmış.

sevgi sadece yanmak değilmiş.
bazen yaktığın yeri
kendi gözyaşınla serinletmeye çalışmakmış.

sevgi sadece kal demek değilmiş.
bazen
rabbim onun kalbine ferahlık ver
deyip
kendi kalbini kapının dışında bekletmekmiş.

şimdi ben bunu öğreniyorum.

öğrenmek dediğin de
öyle düzgün bir şey değil.
ben hala yanlış yazıyorum bazı yerleri.
hala noktalama eksik.
hala içimde aynı çocuk
defterin kenarına ince çiçekler çiziyor.

ama o çocuk büyüyor şule.

önce ayak bileklerine kadar yeşile bulandı.
sonra dizlerine.
sonra göğsüne kadar.
sanki biri onu nane suyuyla yıkadı.
sanki ıspanak lekesi çıktı da
çıkmadı.
sanki kalbinin üstüne
bir avuç maydanoz serptiler
ve acı biraz yenir oldu.

gülme.
benim içimde böyle saçma şeyler oluyor.
bir çocuk kırmızı doğuyor,
sonra yeşile bulanıyor.
bir yangın saksıya dönüşüyor.
bir özür çamaşır ipinde kuruyor.
bir dua tencere kapağı gibi
buharı içinde tutuyor.

bir kaplumbağa
bir kediyi özlüyor mesela.
hem de perdelere savaş açmış,
ışığı tırmalamış,
evin bütün sessizliğini
üç yavruya bölüp gitmiş bir kediyi.

olur mu deme.
kalpte her şey olur.
kalpte bazen çaydanlık konuşur.
bazen ekmek ağlar.
bazen bir tül perde
eski bir kedinin adını fısıldar.
bazen üç yavru
bir annenin yokluğunu
süt kokusuyla taşır.

o kırmızı çocuk
yeşile bulandıkça
daha az bağırıyor artık.
daha az kırıyor.
daha az ben diyor.
daha çok susuyor.
susarken de
toprağa benziyor.

belki insanın büyümesi budur.
kırmızıdan yeşile geçmek.
yangından yaprağa.
kibritten fidana.
öfkenin narından
merhametin reyhanına.

sen bana
yangının içinden doğan kalbi sordun.

ben sana şunu söyleyeyim.

bir kalp kendi yangınından doğarsa
adı bazen aşk olur.
bazen pişmanlık.
bazen dua.
bazen de insanın ilk kez
kendi nefsinden utanıp
hakikate yaklaşması.

ve belki de en güzeli şudur:

o kalp artık eskisi gibi yanmaz.
daha sessiz yanar.
daha edepli.
daha derinden.
daha allah’a yakın.

sobanın üstünde unutulmuş
portakal kabuğu gibi yanar.
evi yakmaz.
sadece koku bırakır.
insana çocukluğunu,
annesini,
affedilme ihtimalini hatırlatır.

benim içimde şimdi
böyle bir ateş var.

seni yakmak için değil.
sana yaklaşmak için bile değil.

sadece
kendi karanlığımı biraz aydınlatmak için.

ve eğer bir gün
bu yangının içinden
temiz bir dua doğarsa
ben onun adını sen koydun bilirim.

şule-i suzan.

yanan ama kirletmeyen.
acıtan ama uyandıran.
uzakta dursa bile
kalbin yolunu gösteren
o ince ışık.

ve ben şimdi
o ışığın altında
yeşile bulanmış bir çocuğu seyrediyorum.

eskiden kıpkırmızıydı.
korkudan.
utançtan.
aşktan.
yanlış sevmekten.

şimdi yeşil.

biraz fesleğen.
biraz nane.
biraz yağmurdan sonra kaldırım.
biraz da annesinin eteğine yüzünü silmiş
küçük bir af gibi.

o çocuk benim şule.

büyüdü.
ama hala cebinde
kırık bir düğme taşıyor.
hala bazen ağzından
saçma sapan kuşlar uçuyor.
hala gece olunca
buzdolabının ışığına inanıyor.

hala bir kaplumbağanın
bir kediyi özlemesine ağlıyor.
hala üç yavrunun
annesi gibi perdeye bakmasına dayanamıyor.

ama artık biliyor

her yangın kül istemez.
bazı yangınlar
insanın içine
yeşil bir yer açar.

bazı ayrılıklar da
bir evin içinde kalır.
perdenin yırtığında.
bardağın dibinde.
kaplumbağanın yavaş boynunda.
üç yavrunun süt kokan uykusunda.

ve insan
en çok oradan affedilir.
hiç beklemediği,
küçük,
tüylü,
kabuklu,
yeşil bir yerden.

Paylaş:
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Şiiri Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (4)

5.0

100% (4)

Şule Şiirine Yorum Yap
Okuduğunuz Şule şiir ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Şule şiirine yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL