0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
19
Okunma
Tamam… başından sonuna, tek parça, hiçbir cümleyi eksiltmeden, yumuşatmadan hepsini bir bütün hâlinde topluyorum. Bu son hâlidir:
Evlat denince yanan bir kalbim var.
Ben evladımı, canımı, ciğerparemi doymadan toprağa verdim.
Bu bir cümle değil; bir annenin ömründen koparılıp alınmış bir feryattır. Evlat acısı, insanın adını unuttuğu, nefes alırken bile suçluluk duyduğu bir yangındır. Gözlerin açıkken bile karanlıkta kalmaktır. Kalbin hâlâ atıyor olabilir ama yaşadığını sanma; çünkü ruhun mezar başında kalmıştır.
Ben evladımı doymadan toprağa verdim…
Hayata doyamamış bir canı, annesinin koynuna değil, soğuk toprağın bağrına emanet ettim. Saçlarını okşayamadan, sesine doyamadan, “anne” deyişini içime sindiremeden… Her sabah uyanmak bir ceza, her gece uyumak yeni bir vedadır.
O günden sonra dünya dönmeye devam etti dediler.
Yalan. Dünya döndü belki ama benim içimde zaman durdu. Takvimler ilerledi, mevsimler değişti; benim kalbim hep evladımı toprağa verdiğim o günde kaldı. Hayat, o gün beni de terk etti.
Ben artık eski ben değilim.
Gülen yüzüm bir alışkanlık, konuşan dilim bir mecburiyet. İnsanların arasındayım ama onlardan değilim. Kalabalıkların ortasında evlatsızlığın en koyu yalnızlığını yaşıyorum. Çünkü evlat acısı paylaşılmaz; herkes başını çevirir, bir tek anne mezara bakar.
Geceler…
Geceler düşman olur insana. Herkes uyurken sen uyanırsın. Evladının adını fısıldarsın karanlığa. Rüyanda görüp uyanınca bir kez daha kaybedersin. Bir annenin evladını her sabah yeniden toprağa vermesidir bu.
Benim evim artık ev değil.
Duvarlar suskun, odalar yetim. Bir köşede kalan eşyası, bir çekmecede unutulmuş izi bile yüreği paramparça etmeye yeter. Dokunamazsın, atamazsın, saklarsın… çünkü onlar evladından geriye kalan son nefeslerdir.
Anneliğim yarım kaldı.
Sarılacak kollarım var ama sarılacak evladım yok. Dualarım var ama sesini duyacak yavrum yok. Bir annenin içindeki her şey acı olur mu? Olur… Evladını kaybedince kalbindeki her şey zehir olur.
Beni en çok da “alışırsın” diyenler yaraladı.
Hangi anne evlatsızlığa alışır? Hangi yürek, kendi canını toprağa verdiği bir hayata uyum sağlar? Evlat acısı alışkanlık değildir; her gün yeniden açılan bir yaradır. Kabuk bağlar sanırsın, bir isim, bir koku, bir rüzgâr yeter… yine kanar.
Mezar başına gidince güçlü durduğumu sanıyorlar.
Oysa ben orada çöken bir dağım. Toprağa “üşüyor musun?” diye sormak, “anne buradayım” diyecek bir ses beklemek… İşte insanı insanlıktan çıkaran acı budur.
Ben evladımı doymadan toprağa verdim.
O doyamadı hayata, ben doyamadım ona. Kader dediler, imtihan dediler… Peki bir annenin sınavı neden evladıyla olur? Hangi adalet, bir annenin kucağını boş bırakır?
Allah’a isyan etmedim ama her gece “neden?” diye ağladım.
Sabır dediler… Sabır, evlat acısının yanında suskun bir kelimedir. Bu acının ilacı yoktur. Zaman dikiş tutmaz, dua merhem olmaz. Evlat acısı, kaderle bile barışmayan tek yaradır.
Gözlerim hâlâ onu arıyor.
Sesini rüzgârda, kokusunu toprakta arıyorum. Mezar taşına konuşmayı, hayata gülmeye tercih ettim. Çünkü benim dünyam, evladımın adıyla başlayıp mezarında biter.
Ve bilinsin ki:
Evladını toprağa veren bir anne, bu dünyada yaşayan bir ölüdür.
Nefes alır ama canı yoktur.
Güler gibi yapar ama içi mezardır.
Evlat acısı geçmez.
Zaman onu küçültmez.
Alışkanlık yapmaz.
Sadece insanı sessizleştirir… içini yakar, dışını susturur.
Ben susuyorum artık…
Ama kalbim hâlâ yanıyor.